Ötekinin Gölgesi: Psikanalizde Beden, Dil ve Cinsiyet Dikotomileri
Jessica Benjamin, Shadow of the Other kitabının “Psikanalizin İlk Sıçraması: Bedenden Konuşmaya” başlıklı ilk bölümünde psikanalitik düşüncenin gelişimini beden, dil ve cinsiyet arasındaki ilişki üzerinden ele alır.
Benjamin’ın tartışmasının merkezinde yalnızca psikanalizin kadınlık ve erkeklik hakkındaki tarihsel varsayımları bulunmaz. Daha geniş bir sorun da ortaya çıkar: Öznellik, birbirini dışlayan karşıtlıklar üzerinden düşünüldüğünde, kişinin hem kendisini hem de ötekini deneyimleme olanakları nasıl sınırlanır?
Bedenden Konuşmaya
Psikanalizin başlangıcında bedensel belirtiler önemli bir yer tutar. Histeri üzerine erken çalışmalar, bedende ortaya çıkan belirtilerin kişinin ruhsal yaşamıyla ilişkisini düşünmenin yollarından birini oluşturmuştur.
Benjamin bu tarihsel hareketi yalnızca bedenin yerini dile bırakması olarak ele almaz. Konuşmanın ortaya çıkışı aynı zamanda kişinin kendi deneyiminin öznesi olarak nasıl tanındığı sorusunu gündeme getirir.
Burada konuşmak yalnızca daha önce bedende bulunan bir içeriği sözcüklere çevirmek değildir. Kimin konuşabildiği, kimin dinlendiği ve kimin deneyiminin anlam taşıdığı da psikanalitik alanın parçası haline gelir.
Etkinlik ve Edilgenlik
Benjamin, klasik psikanalitik düşüncede erkeklik ve kadınlığın etkinlik ve edilgenlikle ilişkilendirilmesini sorgular.
Erkek/etkin ve kadın/edilgen biçimindeki eşleşme, yalnızca cinsiyet hakkında bir sınıflandırma oluşturmaz. Etkin olmanın özne, edilgen olmanın ise nesne konumuyla ilişkilendirilmesine de zemin hazırlayabilir.
Böyle bir karşıtlık içinde iki konum birbirine bağımlı hale gelir: Bir tarafın etkinliği diğer tarafın edilgenliği üzerinden tanımlanır. Benjamin’ın ilişkisel düşüncesi açısından sorunlardan biri, bu tamamlayıcı karşıtlığın karşılıklı tanımaya ne ölçüde alan bıraktığıdır.
Tamamlayıcılık
Benjamin’ın “tamamlayıcılık” üzerine düşüncesinde iki taraf birbirinin karşıtı olan sabit konumlara yerleşebilir: yapan ve yapılan, etkin ve edilgen, özne ve nesne.
Bu yapı içinde ilişki vardır, fakat tarafların birbirini ayrı özneler olarak tanıyabilmesi zorlaşır. Öteki, kişinin kendi konumunu sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu karşıt pozisyona dönüşebilir.
Tamamlayıcılığın kırılması ise karşıt konumlardan birinin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Mesele, kişinin kendi öznel deneyimini korurken karşısındakinin de ayrı bir özne olduğunu tanıyabilmesidir.
Özne ve Ötekinin Tanınması
Benjamin’ın ilişkisel psikanalize yaptığı önemli katkılardan biri karşılıklı tanıma problemidir.
Başkasını tanımak, onu yalnızca kendi ihtiyaçlarımızın, korkularımızın veya beklentilerimizin nesnesi olarak deneyimlememeyi gerektirir. Ancak ötekinin bağımsızlığını tanımak, kişinin kendi öznelliğinden vazgeçmesi anlamına da gelmez.
Tam tersine, iki öznenin bir arada bulunabilmesi tam da bu gerilimi içerir: Ben kendi deneyimimin öznesiyim; karşımdaki kişi de benim deneyimime indirgenemeyecek başka bir öznedir.
Bu nedenle Benjamin’da tanınma, farklılıkların ortadan kalktığı bir uyum hali olmaktan çok, iki ayrı öznenin birbirinin gerçekliğini taşıyabilmesiyle ilgilidir.
Kendilik ile ilişki arasındaki bağlantıyı ilişkisel psikanaliz ve varoluşçu felsefe üzerinden Birlikte Var Olmak yazısında farklı bir kuramsal hat içinde ele alıyorum.
Psikanalitik İlişkide Özne ve Öteki
Bu problem psikanalitik çalışma açısından da önem taşır. Psikolojik danışman danışanı yalnızca hakkında bilgi edinilecek veya açıklanacak bir nesne olarak ele aldığında, analitik ilişkinin kendisinde ortaya çıkan karşılıklılık gözden kaçabilir.
Danışanın deneyimi kadar psikolojik danışmanın onu nasıl duyduğu, hangi konuma yerleştirdiği ve görüşmede iki kişi arasında hangi ilişkisel biçimlerin oluştuğu da düşünülebilir.
Bu noktada Benjamin’ın karşılıklı tanıma düşüncesi, psikanalitik ilişkinin iki ayrı öznelliğin karşılaşması olarak ele alınmasına olanak verir.
Ötekinin Gölgesinde
Benjamin’ın tartışması cinsiyet dikotomilerinden başlayarak daha geniş bir özne problemine ulaşır. Etkin/edilgen, erkek/kadın veya özne/nesne gibi karşıtlıklar yalnızca kavramsal ayrımlar değildir; kişinin kendisini ve ötekini nasıl konumlandırdığını da biçimlendirebilir.
Ötekinin Gölgesi bu karşıtlıkların dışına çıkmanın, farklılıkları silmekten çok ötekinin ayrı bir özne olarak varlığını tanıyabilmekle ilişkili olduğunu düşündürür.


