Serbest Çağrışım
Bir insan aklına geleni gerçekten olduğu gibi söyleyebilir mi?
Serbest çağrışım, psikanalizin en eski ve en karakteristik yöntemlerinden biridir. Basit biçimde anlatıldığında kişiden aklına gelenleri seçmeden, düzenlemeden veya önemsiz oldukları gerekçesiyle dışarıda bırakmadan söylemesi istenir. Fakat bu basit görünen talep, yerine getirilmesi oldukça güç bir şeyi gerektirir.
Konuşurken sürekli seçim yaparız. Bazı düşünceleri önemli, bazılarını ilgisiz buluruz. Bazılarını söylemeye değer görür, bazılarını saçma oldukları için dışarıda bırakırız. Utandırıcı, uygunsuz, kırıcı veya anlamsız görünen bir düşünceyi daha dile getirmeden değiştirebiliriz.
Serbest çağrışım tekniği tam da bu seçme işleminin mümkün olduğunca askıya alınmasını ister.
Bu nedenle psikanalizde bu teknik ya da yöntem yalnızca çok konuşmak veya bir konudan diğerine geçmek değildir. Kişinin kendi konuşmasının editörü olma biçiminin de analitik çalışmanın konusu haline gelmesidir.
Serbest Çağrışım Nedir?
İngilizcede free association, Almancada ise Freud’un kullandığı freie Einfälle ifadesiyle karşılaştığımız bu ifade, kişinin aklına gelen düşünceleri önceden belirlenmiş bir konuya veya mantıksal sıraya göre seçmeden ifade etmesini anlatır.
Buradaki serbest sözcüğü kolaylıkla yanlış anlaşılabilir.
Çağrışımların hiçbir belirleyicisinin olmadığı veya düşüncelerin rastgele ortaya çıktığı anlamına gelmez. Tersine, psikanalizin ilgisini çeken şeylerden biri, ilk bakışta birbirinden kopuk görünen düşünceler arasında kişinin henüz fark etmediği bağlantıların bulunabilmesidir.
Dolayısıyla bu teknik, düşüncenin nedensiz olduğu varsayımına değil; kişinin hangi düşünceyi neden önemli veya önemsiz bulduğunu başlangıçta bilmeyebileceği ihtimaline dayanır.
Freud Buraya Nasıl Geldi?
Psikanalizin gelişiminden önce Freud’un klinik çalışmalarında hipnoz ve katartik yöntem önemli bir yer tutuyordu. Josef Breuer ile yürüttüğü erken çalışmalar sırasında amaçlardan biri, belirtilerle bağlantılı unutulmuş veya bastırılmış yaşantılara ulaşmaktı.
Fakat analitik yöntemin ortaya çıkışı tek bir anda gerçekleşmedi.
Freud giderek hastanın düşüncelerini belirli bir yöne doğru götürmek yerine, kendiliğinden ortaya çıkan malzemeyi takip etmeye daha fazla önem vermeye başladı. Emmy von N. vakasındaki deneyimleri, hastanın sözünü kesmeden ve anlatısını belirli bir doğrultuya zorlamadan dinlemenin önemini fark ettiği erken örnekler arasındadır. Serbest çağrışım tekniği daha sonra gelişen psikanalitik yöntemin merkezi unsurlarından biri haline geldi. Bu tarihsel gelişim, sonraki psikanalitik literatürde de serbest çağrışımın oluşumunun önemli bir parçası olarak ele alınmıştır.
Buradaki değişiklik yalnızca bir teknik değişikliği değildi.
Terapist hangi düşüncenin önemli olduğunu baştan belirlemiyorsa, kişinin konuşmasında ilk bakışta önemsiz görünen bir ayrıntı da araştırılabilir hale gelir.
Bir isim.
Bir anı.
Bir dil sürçmesi.
Aniden akla gelen bir görüntü.
Konuyla ilgisiz görünen bir düşünce.
Bunların hangisinin önemli olduğunu daha ortaya çıkmadan belirlemek mümkün olmayabilir.
Psikanalizin Temel Kuralı
Freud serbest çağrışımı psikanalitik çalışmanın temel kuralı (Grundregel) haline getirdi.
Kişiden yalnızca düşüncelerini anlatması istenmez. Aklına gelen bir şeyi önemsiz, anlamsız, konuyla ilgisiz veya söylenmesi uygunsuz bulduğu için dışarıda bırakmamaya çalışması beklenir.
Bu oldukça sıra dışı bir konuşma biçimidir.
Gündelik konuşmada tam tersini yaparız. Söyleyeceklerimizi konuya uygun hale getirir, tekrarları çıkarır, karşımızdaki kişinin ne düşüneceğini hesaba katar ve anlatımızı anlaşılır bir bütün haline getirmeye çalışırız.
Serbest çağrışım ise konuşmanın bu olağan düzenleme biçimine geçici olarak farklı bir talep yöneltir:
Henüz neyin önemli olduğunu bilmiyorsan, önemliye sen karar verme.
Bu nedenle temel kural yalnızca kişinin ne söylediğini değil, söylemek üzereyken neyi dışarıda bıraktığını da analitik olarak önemli hale getirir.
Çağrışım Gerçekten Serbest midir?
“Serbest çağrışım” ifadesinin içerisinde ilginç bir gerilim vardır.
Eğer insanın düşünceleri geçmiş deneyimleri, çatışmaları, arzuları, korkuları ve savunmalarıyla bağlantılıysa, çağrışım hangi anlamda serbesttir?
Buradaki serbestlik, düşüncenin bütün belirlenimlerden kurtulması değildir.
Daha çok, kişinin kendi düşüncesi üzerinde uyguladığı bilinçli seçimin azaltılmasıyla ilgilidir.
Kişi çağrışım yaparken yine durabilir. Bir düşünceyi söylemek istemeyebilir. Bir anda ne söyleyeceğini unutabilir. Konuyu değiştirebilir. Bir şeyin saçma olduğunu düşünebilir veya “bunun konuyla hiçbir ilgisi yok” diyebilir.
Bunlar çağrışımın sekteye uğradığı anlar olmak zorunda değildir.
Tam tersine, kişinin serbestçe konuşmaya çalışırken karşılaştığı güçlüklerin kendisi analitik malzemenin bir parçası olabilir.
Söylenemeyen de Çağrışımın Bir Parçası mıdır?
Serbest çağrışım bazen kişinin zihnindeki bütün düşüncelerin engelsiz biçimde dışarı çıktığı bir durum gibi tasvir edilir.
Psikanalitik açıdan bu absürd olurdu.
Çünkü böyle bir durumda birçok temel başka kavram için pek yer kalmazdı.
Oysa kişinin bir düşünceyi söylemek istememesi, bir konudan uzaklaşması veya belirli bir noktada çağrışımlarının kesilmesi de analitik süreç içerisinde dikkate alınabilir.
Bu nedenle temel kural bir performans testi değildir.
Kişinin “iyi çağrışım yapması” beklenmez.
Hatta analistler arasında temel kuralın nasıl ve ne zaman ifade edilmesi gerektiği konusunda tarihsel olarak önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bir araştırmada analistlerin bazıları kuralı daha açık ve yapılandırılmış biçimde verirken, bazıları onu daha çok işbirliğine dayalı bir çalışma tutumu olarak ele almış; kullanılan ifadeler ve kuralın ne zaman tanıtıldığı da değişmiştir.
Bu çeşitlilik önemli bir noktaya işaret eder: çağrışım yalnızca hastaya verilen standart bir komut değildir. Analitik ilişkinin nasıl düşünüldüğüyle de bağlantılıdır.
Bir Kişi Serbest Çağrışırken Diğeri Ne Yapar?
Serbest çağrışımın karşısında sessizce bekleyen nötr bir kayıt cihazı yoktur.
Bir analist vardır.
Freud’un teknik önerisinde hastanın çağrışımına analistin serbestçe dalgalanan dikkati karşılık gelir. Hasta hangi düşüncenin önemli olduğuna baştan karar vermemeye çalışırken analist de anlatılanların içerisinden yalnızca kendi beklentilerine veya kuramsal varsayımlarına uyan parçaları seçmemeye çalışır.
Bu nedenle serbest çağrışım ile psikanalitik dinleme birbirinden bütünüyle ayrı iki teknik değildir.
Bir tarafta konuşanın kendi malzemesini önceden seçmemeye yönelik çabası, diğer tarafta dinleyenin neyin önemli olduğunu önceden belirlememeye yönelik dikkati vardır.
Bu simetri kusursuz değildir; analist ve hasta aynı konumda değildir.
Fakat ikisinden de belirli ölçüde benzer bir şey talep edilir:
Henüz anlamı ortaya çıkmamış olanı, çok erken düzenlememek.
Serbest Çağrışım İki Kişilik Bir Süreç midir?
Klasik biçiminde çoğu zaman kişinin kendi zihinsel süreçlerinin ortaya çıkmasına imkân veren bir yöntem olarak düşünülmüştür.
Fakat seans odasında çağrışım yapan kişi yalnız değildir.
Birine konuşmaktadır.
Bu basit gerçek, sonraki psikanalitik kuramlar açısından önemli hale gelmiştir.
Lewis Aron, tekniğin tarihsel olarak tek-kişilik ve intrapsişik zihin modelleriyle bağlantılı geliştiğini; ilişkisel ve iki-kişilik modellere geçişle birlikte bazı analistlerin yönteme daha az önem vermeye başladığını belirtir. Bununla birlikte Aron, serbest çağrışımın iki-kişilik bir psikanaliz içerisinde yeniden düşünülebileceğini savunur.
Çünkü terapistin varlığı konuşmanın dışında değildir.
Kişi kime konuştuğunu bilir.
Terapistin nasıl dinlediğini hisseder.
Bazı şeylerin nasıl karşılanacağını tahmin eder.
Sessizliklere, sorulara ve yorumlara tepki verir.
Bu durumda serbest çağrışım yalnızca kişinin zihninden çıkan malzemenin gözlemlenmesi değildir. Çağrışımlar aynı zamanda belirli bir ilişki içerisinde meydana gelir.
Burada aktarım ve karşı aktarım gibi kavramların serbest çağrışımla kesişmesi de şaşırtıcı değildir.
Serbest Çağrışım Araştırılabilir mi?
Ampirik olarak araştırılması ilginç bir yöntemsel problem yaratır.
Bir araştırmacı “serbest çağrışım gerçekleşti” dediğinde tam olarak neyi ölçmektedir?
Mariani (2023) bu probleme Free-Association Session Scale (FASS) ile yaklaşmıştır. Ölçek, psikanalitik seanslarda hastanın çağrışımsal işleyişi ile terapistin serbestçe dalgalanan dikkatini birlikte değerlendirebilmek amacıyla geliştirilmiştir. İlk çalışmada 281, ikinci ve bağımsız örneklemde ise 259 deneyimli psikanalist yer almıştır.
Araştırmacılar Associativity ve Perturbing olarak adlandırdıkları iki boyut elde etmiş; ölçeği seans değerlendirmeleri ve analistlerin seans notlarına uygulanan dilsel ölçümlerle de karşılaştırmıştır.
Çalışmanın ilginç yanı yalnızca serbest çağrışım için bir ölçek geliştirilmiş olması değildir.
Ölçülmeye çalışılan birim, yalnızca “hasta ne kadar serbest çağrışım yaptı?” değildir. Araştırmacılar hastanın çağrışımlarıyla terapistin dikkat biçimini seansın ortak işleyişinin parçaları olarak ele almaktadır.
Dolayısıyla yaklaşık bir yüzyıl önce teknik bir kural olarak formüle edilmiş bir kavram, burada başka bir soruya dönüşür:
Serbest çağrışım ve psikanalitik dinleme, gerçekleşmiş bir seansın özellikleri üzerinden gözlemlenebilir hale getirilebilir mi?
Bu pilot ölçek geliştirme ve geçerlik çalışmaları bu soruya yönelik ampirik bir girişim sunmaktadır.
Serbest Çağrışım Bugün Hâlâ Aynı Şey midir?
Serbest çağrışım psikanalizin tarihinde kalmış eski bir teknik değildir. Bununla birlikte ne anlama geldiği ve nasıl uygulandığı psikanalizin farklı kuramsal yönelimleri içerisinde aynı kalmamıştır.
Analistin daha etkin olduğu teknikler, nesne ilişkileri kuramları, kişilerarası ve ilişkisel psikanaliz, aktarım ve karşı aktarımın giderek daha geniş biçimde düşünülmesi, analistin öznelliğinin analitik durum içerisindeki yerinin tartışılması gibi gelişmeler serbest çağrışımın içinde gerçekleştiği ortamı da değiştirmiştir.
Dolayısıyla bugün bu teknikten söz ederken yalnızca Freud’un hastaya verdiği bir talimatı tekrar etmek yeterli değildir.
Kimin konuştuğu kadar kime konuşulduğu, neyin söylendiği kadar neyin söylenemediği, çağrışımlar kadar onları dinleyen kişinin dikkati de analitik durumun parçasıdır.
Gündelik düşünme ve konuşmada sürekli olarak neyin anlamlı, neyin anlamsız; neyin ilgili, neyin ilgisiz; neyin söylenebilir, neyin söylenmemesi gerektiğine karar veririz.
Psikanaliz ise bir süreliğine bu seçimin kendisini de merak konusu haline getirir.
Eğer neyin önemli olduğuna daha konuşmadan karar verirsek, henüz önemini bilmediğimiz bir şeyin ortaya çıkmasına nasıl izin verebiliriz?
Kaynakça
Aron, L. (1990). Free association and changing models of mind. Journal of the American Academy of Psychoanalysis, 18(3), 439–459.
Freud, S. (1912). Recommendations to physicians practising psycho-analysis. In The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Vol. 12).
Lichtenberg, J. D., & Galler, F. B. (1987). The fundamental rule: A study of current usage. Journal of the American Psychoanalytic Association, 35(1), 47–76.
Mariani, R., Di Monte, C., Caricati, L., Bastianini, T., Bucci, W., De Coro, A., & Maskit, B. (2023). Free-Association Session Scale: Factor structure and preliminary validity test. Frontiers in Psychology, 14, 1169372.
İlgili Sayfalar
Psikanalitik Psikoterapi Nedir?
Serbest çağrışımın içinde geliştiği psikanalitik yöntemin daha geniş tarihsel ve teknik çerçevesi.
Psikanalitik ve Psikodinamik Yaklaşımlar
Psikanalitik ve psikodinamik gelenekler içerisindeki kavram ve yaklaşımlara ilişkin genel harita.


