Savunma Mekanizmaları
Savunma mekanizmaları, psikanalitik düşüncenin sınırlarını aşarak psikolojinin genel söz dağarcığına yerleşmiş kavramlar arasındadır. Bastırma, inkâr, yansıtma ya da yüceltme gibi kavramlar bugün yalnızca klinik literatürde değil, gündelik psikoloji dilinde de kullanılmaktadır. Bu yaygınlık, savunma mekanizmalarının başlangıçtan beri belirli ve değişmez bir liste oluşturduğu izlenimini de yaratabilir.
Özellikle Freud savunma mekanizmaları şeklinde yerleşen kullanım, Freud’un bugün bildiğimiz savunmaları bir araya getirerek sınıflandırdığı düşüncesini çağrıştırabilir. Oysa kavramın tarihi böyle başlamaz. Freud’da başlangıçta karşılaştığımız şey bir savunma mekanizmaları kataloğundan çok, ruhsal çatışmanın nasıl mümkün olduğu ve benliğin bu çatışma karşısında ne yaptığı sorusudur.
Savunmanın ayrı mekanizmalar halinde sistematikleşmesi, bunların gelişimsel bir hiyerarşi içerisinde ele alınması, çocukluktan yetişkinliğe nasıl değiştiklerinin araştırılması ve daha sonra kişilik örgütlenmesi içerisinde yeniden düşünülmesi farklı dönemlerde gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla savunma mekanizmalarının tarihini izlemek, yalnızca kavramın nereden geldiğini değil, kavramla hangi soruların sorulabildiğinin zaman içerisinde nasıl değiştiğini de gösterir.
Freud Savunma Mekanizmalarını Nasıl Ele Aldı?
Freud’un savunma kavramıyla ilişkisi psikanalizin oldukça erken dönemine uzanır. 1894 tarihli Die Abwehr-Neuropsychosen (The Neuro-Psychoses of Defence) çalışmasında kullandığı Abwehr kavramı, benliğin kendisiyle bağdaşmayan bir düşünce karşısındaki ruhsal işlemini ifade ediyordu. Freud iki yıl sonraki çalışmasında savunmayı söz konusu nevrozların ruhsal mekanizmasının merkezi olarak niteleyecekti.
Bu erken kullanım ile bugün “Freud savunma mekanizmaları” adı altında karşılaşılan listeler arasında önemli bir mesafe vardır. Freud’un çıkış noktası, inkâr, yansıtma ya da yüceltme gibi kavramları aynı sınıflandırmada toplamak değil; kabul edilmesi güç bir tasarımın benlikle çatışması karşısında ortaya çıkan ruhsal işlemi anlamaktı.
Savunma ile bastırma arasındaki ilişkinin Freud’un kendi çalışmalarında da değişmesi bu nedenle önemlidir. Bir dönem bastırma kavramı savunmanın yerini büyük ölçüde alırken Freud, 1926 tarihli Inhibitions, Symptoms and Anxiety’de savunma kavramına yeniden daha geniş bir işlev verir. Bastırma artık savunmanın kendisi değil, benliğin çatışma karşısında kullanabileceği özel savunma yöntemlerinden biridir.
Bu ayrım küçük görünse de savunma mekanizmalarının sonraki tarihi açısından belirleyicidir. Eğer bastırma, savunmanın olası biçimlerinden yalnızca biriyse, benliğin çatışma karşısında başka hangi işlemleri kullandığı da ayrı ayrı incelenebilir.
Anna Freud: Savunmadan Savunma Mekanizmalarına
Bu olasılığı sistematik bir çalışma alanına dönüştüren isim Anna Freud oldu. 1936’da yayımlanan Das Ich und die Abwehrmechanismen (The Ego and the Mechanisms of Defence), savunma mekanizmalarının psikanalitik kuram içerisindeki yerini belirgin biçimde genişletti.
Buradaki değişim yalnızca Freud’un sözünü ettiği savunmalara yenilerinin eklenmesi değildir. Savunma artık genel bir ruhsal işlem olarak kalmaz; benliğin farklı çatışmalar karşısında başvurduğu farklı mekanizmalar, kendi işleyişleri içerisinde incelenebilir hale gelir.
Bastırma, gerileme, tepki oluşturma, yalıtma, yapıp bozma, yansıtma, içe atma ve başka savunma biçimleri arasındaki farklılıklar böylece daha görünür olur. Bir savunmanın neye karşı kullanıldığı kadar, bunu nasıl yaptığı da önem kazanır.
Anna Freud’un çocuklarla yaptığı çalışmaların etkisiyle gelişim sorusu da bu tartışmanın içerisine daha belirgin biçimde girer. Savunmaların ortaya çıkabilmesi belirli bilişsel ve ruhsal kapasiteleri gerektiriyorsa, farklı savunma mekanizmalarının gelişim boyunca aynı biçimde bulunması beklenmeyebilir.
Bu nokta, daha sonra savunmaların yalnızca tanımlanmasını değil, gelişim içerisinde izlenmesini mümkün kılacak önemli bir dönüşüme işaret eder.
Vaillant ve Savunma Mekanizmalarının Gelişimsel Hiyerarşisi
George E. Vaillant’ın 1970’lerde başlayan çalışmalarıyla savunma mekanizmaları başka bir sorunun konusu haline geldi: Savunmalar yalnızca birbirinden farklı mıdır, yoksa aralarında gelişimsel ve uyumsal bir farklılık da bulunabilir mi?
Vaillant’ın çalışmalarında savunmalar giderek psikotik, olgunlaşmamış, nevrotik ve olgun düzeylerden oluşan bir hiyerarşi içerisinde ele alındı. Buradaki olgunluk kavramı ahlaki bir değer yargısını değil, savunmanın iç ve dış gerçekliği ne ölçüde bozduğu ve kişinin uyumunu ne ölçüde koruyabildiğiyle ilişkili bir farklılığı ifade ediyordu.
Asıl önemli dönüşüm ise bu düşüncenin yalnızca kuramsal kalmamasıydı.
Vaillant’ın 1976’da yayımladığı çalışmada, başlangıçta sağlıklı kabul edilerek seçilmiş 95 erkek yaklaşık otuz yıllık prospektif veriler üzerinden değerlendirildi. Savunmaların olgunluğunu gösteren ölçüm hem dış çevreye uyumla hem de psikopatolojiyle ilişkiliydi; aynı kişiler olgunlaştıkça savunma tarzlarında da anlamlı değişiklikler görülüyordu.
Böylece savunma mekanizmaları hakkında yeni türden bir iddia kurulabiliyordu. Bazı savunmaların diğerlerinden daha olgun olduğu söyleniyorsa, bunun yalnızca kuramsal olarak kabul edilmesi gerekmiyordu. İnsanlar zaman içerisinde izlenebilir ve savunmalarının gerçekten değişip değişmediğine bakılabilirdi.
Bu noktadan sonra savunma mekanizmalarının gelişimi, kuramsal bir varsayım olmanın yanında ampirik bir araştırma problemine dönüşecekti.
Savunma Mekanizmaları Çocuklukta Gerçekten Değişiyor mu?
Phebe Cramer’in çalışmaları bu soruyu oldukça doğrudan ele aldı.
Cramer, 6 yıl 6 ay ile 9 yıl 5 ay arasındaki çocuklarda inkâr, yansıtma ve özdeşim savunmalarını iki yıl boyunca dört ayrı zamanda değerlendirdi. Ortaya çıkan değişim tek bir genel “savunma düzeyi” değişiminden daha ayrıntılıydı: inkâr azalırken yansıtma belirgin biçimde artıyor, özdeşim de artış gösteriyordu.
Böylece savunma mekanizmalarının gelişimi, daha ilkel olanın azalırken daha olgun olanın aynı oranda artacağı basit bir merdivenden farklı görünmeye başlar. Belirli bir savunmanın kullanımının artması, başka bir savunmanın azalması ve bunların farklı gelişim dönemlerinde farklı ağırlıklar kazanması mümkündür.
Cramer’in Berkeley boylamsal verileriyle yaptığı sonraki çalışma bu tabloyu daha da ilginç hale getirdi. Katılımcılar ergenlik öncesinden genç yetişkinliğe kadar izlendiğinde, yetişkinlikte özdeşimin göreli kullanımı azalırken inkârın arttığı görüldü. Üstelik bu değişimin bir bölümü çocukluktaki IQ ve sosyal sınıf tarafından öngörülüyordu.
Savunmaların gelişimini yalnızca yaşın ilerlemesiyle açıklamak böylece daha da güçleşiyordu. Gelişim vardı; fakat gelişimin yönü ve biçimi kişinin içinde bulunduğu koşullardan bütünüyle bağımsız görünmüyordu.
Erken İlişkiler ve Daha Sonraki Savunmalar
Başka boylamsal araştırmalar soruyu daha da geriye taşıdı: Savunma mekanizmalarının sonraki örgütlenmesi, yaşamın erken dönemlerindeki ilişkilerle bağlantılı olabilir miydi?
Henry Massie ve Nathan Szajnberg’in çalışması bu açıdan dikkat çekicidir. Araştırmacılar 76 kişiyi doğumdan 30 yaşına kadar izledi. Yaşamın ilk yılında anne-çocuk etkileşimi filme alınmış ve bakımın niteliği o sırada değerlendirilmişti. Otuz yaşındaki değerlendirmede, bebeklik döneminde daha etkili bakım gören kişilerin daha yüksek düzeyli psikolojik savunmalar kullandıkları bulundu. Araştırmanın başka yetişkinlik sonuçlarında aynı açıklıkta ilişkiler bulunmaması da erken bakım ile sonraki yaşam arasında basit bir belirlenim kurulamayacağını gösteriyordu.
Finlandiya’da Lindblom ve arkadaşlarının araştırması farklı bir örneklemde benzer bir gelişimsel soruyu izledi. Aile ilişkileri çocuklar 2 ve 12 aylıkken değerlendirilmiş, çocukların duygu düzenleme biçimleri ile olgunlaşmamış ve nevrotik savunmaları ise 7–8 yaşlarında incelenmişti. Daha işlevsel erken aile ilişkileri sonraki etkili duygu düzenlemeyle, işlevsel olmayan ilişkiler ise çocukluk döneminde savunma mekanizmalarına daha fazla başvurmayla ilişkili bulundu.
Her iki araştırmanın önemi, yetişkinlerden çocukluklarını geriye dönük olarak anlatmalarının istenmemesidir. Erken ilişkiler erken ilişkiler yaşanırken, sonraki savunmalar ise yıllar sonra değerlendirilmiştir.
Bununla birlikte bu bulgular, belirli bir ebeveyn davranışının yıllar sonra belirli bir savunma mekanizmasına neden olduğunu göstermez. Daha dikkat çekici olan, savunmaların gelişiminin artık yalnızca benliğin içsel olgunlaşması olarak değil, ilişkisel bir gelişim tarihi içerisinde araştırılabilir hale gelmesidir.
Savunmaların Gelişimi Tek Yönlü Müdür?
Farklı gelişimsel bağlamlarda yapılan araştırmalar, olgunlaşmayı tek yönlü bir süreç olarak düşünmeyi daha da güçleştirir.
Pekin’deki üç lisede yürütülen bir izlem araştırmasında aynı öğrenciler 2016 ve 2017’de yeniden değerlendirildi; iki değerlendirmeyi de tamamlayan 591 öğrencinin verileri karşılaştırıldı. Olgun ve ara düzey savunmalarda anlamlı bir değişiklik görülmezken olgunlaşmamış savunmaların kullanımı arttı. Aynı dönemde psikolojik dayanıklılığın bazı boyutlarında da gerileme görüldü ve araştırmacılar akademik baskı gibi yaşam streslerini olası bağlamsal etkenler arasında tartıştı.
Rusya’da İrina Vetrova’nın ergenleri 14–18 yaş aralığında boylamsal ve kesitsel yöntemlerle incelediği araştırma ise savunmaları daha geniş bir davranış düzenleme sistemi içerisinde ele aldı. Savunmaların, başa çıkma stratejilerinin ve davranış kontrolünün yaşla ilişkili değişimleri aynı yönde ilerlemiyor; aralarındaki ilişkiler yaşa ve cinsiyete göre farklılaşıyordu. Araştırmanın vardığı tablo, savunma ile bilinçli başa çıkmanın tek bir uyum çizgisinin iki ucu olarak düşünülmesinden daha karmaşıktı.
Bunlar aynı yöntemin farklı ülkelerde yapılmış doğrudan tekrarları değildir. Fakat zaten burada önemli olan ülkeler arasında bir sonuç sıralaması yapmak değildir. Savunmalar ampirik olarak izlenmeye başlandığında, gelişimsel olgunluk fikrinin kendisi giderek daha koşullu hale gelmiştir.
Çocuklukta bazı savunmalar azalırken başkaları artabilir. Genç yetişkinlikte daha önce gelişimsel olarak ileri kabul edilen bir savunmanın kullanımı yeniden azalabilir. Erken ilişkiler sonraki savunma örüntüleriyle bağlantılı olabilir. Belirli bir gelişim dönemindeki çevresel baskılar sırasında ise olgunlaşmamış savunmalar azalmak yerine artabilir.
Vaillant’ın hiyerarşisi böylece önemini kaybetmekten çok başka bir statü kazanır: savunmaların gelişimini araştırmak için bir başlangıç noktasıdır; gelişimin kendisinin önceden verilmiş sonucu değildir.
Masterson Yaklaşımında Savunma Mekanizmaları
Vaillant’ın savunmaları gelişimsel ve uyumsal bir hiyerarşi içerisinde ampirik araştırmaya açtığı yıllarda, klinik kuram içerisinde savunmaların örgütlenmesine ilişkin başka modeller de gelişiyordu. Bunlar arasında doğrudan bir Vaillant–Masterson araştırma hattı göstermek güçtür; ancak iki yaklaşım farklı yöntemlerle savunmayı tek başına bir mekanizma olmaktan çıkararak daha geniş bir ruhsal örgütlenme içerisinde ele almaya yönelir.
Masterson Yaklaşımında savunmanın yeri, James F. Masterson’ın kendilik etkinleşmesi, terk depresyonu ve savunma arasındaki ilişkiyi formüle edişinde belirginleşir. Kendiliğin etkinleşmesi, ayrışma ve bireyleşmeyle bağlantılı belirli duygulanımları harekete geçirebilir; savunmalar ise terk depresyonunun içerdiği yoğun duygulanımlardan uzaklaşmanın ve mevcut ruhsal örgütlenmeyi sürdürmenin yollarından biri haline gelir. Masterson’ın daha sonraki formülasyonlarında bu ilişki Disorders of the Self Triad içerisinde açık biçimde yer alır.
Burada savunma mekanizması, yalnızca kişinin kullandığı belirli bir işlem olarak ele alınmaz. Savunmanın hangi kendilik ve nesne temsilleriyle birlikte çalıştığı, hangi duygulanımı uzak tuttuğu ve kendilik etkinleşmesi karşısında hangi işlevi gördüğü önemlidir.
Örneğin borderline örgütlenmeye ilişkin Masterson formülasyonunda bölme, ödüllendirici ve geri çekilen nesne ilişkileri birimlerinin bir arada fakat birbirinden ayrılmış biçimde sürdürülmesinde merkezi bir işleve sahiptir. Yansıtma ve eyleme vurma gibi savunmalar da kendilik etkinleşmesiyle ortaya çıkan terk depresyonuna karşı kurulan daha geniş savunmacı düzenlemenin içerisinde anlaşılır.
Bu açıdan Freud savunma mekanizmalarından başlayan temel problem hâlâ tanınabilir durumdadır: ruhsal yaşam, katlanılması güç olan karşısında bir şey yapmaktadır. Fakat artık savunmanın adını bilmek, onun işlevini bilmek için yeterli değildir. Aynı savunma işleminin anlamı, içerisinde yer aldığı kendilik ve nesne ilişkileri örgütlenmesinden ayrı düşünülemez.
Masterson’ın modeli bu nedenle savunmalar hakkında başka türden sorular üretir. Savunma ortadan kaldırıldığında ne ortaya çıkar? Savunmanın sürdürdüğü kendilik-nesne ilişkisi nedir? Savunma, kişinin gelişimsel olarak hangi hareketini engeller ya da hangi ruhsal dengeyi korur?
Savunma mekanizması böylece bir sınıflandırma biriminden aynı zamanda klinik bir çalışma modelinin hareketli parçasına dönüşür.
Nesne İlişkileri Kuramında Savunmadan Savunma Örgütlenmesine
Nesne ilişkileri kuramındaki gelişmeler savunmaların bu daha geniş örgütsel anlamını başka biçimlerde sürdürmüştür. Özellikle Otto Kernberg’in kişilik örgütlenmesi yaklaşımında savunmalar, tek tek belirtilerden veya mekanizmalardan çok kişilik yapısının değerlendirilmesindeki temel boyutlardan biri haline gelir.
Buradaki önemli ayrımlardan biri bastırmaya dayalı daha üst düzey savunmalar ile bölmeye dayalı daha ilkel savunma örgütlenmeleri arasındadır. Bölme bu bağlamda yalnızca kişinin bazen kullandığı bir savunma değildir; birbiriyle çelişen ve yoğun duygulanımlarla bağlantılı kendilik ve nesne temsillerinin bütünleşmesini engelleyen daha geniş bir örgütlenmenin parçasıdır.
Bu nedenle yansıtmalı özdeşim, ilkel idealleştirme, değersizleştirme, inkâr ve tümgüçlülük gibi savunmalar da birbirlerinden bağımsız davranışlar olarak değil, kişinin kendisini ve başkalarını deneyimleme biçimiyle birlikte ele alınabilir.
Burada savunma mekanizmalarının tarihinde ilginç bir dönüş gerçekleşmiştir. Freud’un çalışmalarında ruhsal çatışma karşısında ortaya çıkan savunma, Anna Freud’la farklı mekanizmaları sistematik olarak incelenebilen bir alana dönüşmüş; Vaillant’la gelişimsel ve uyumsal bir hiyerarşi içerisinde araştırılmaya başlanmış; boylamsal çalışmalar bu gelişimin gerçek yaşamda ne kadar değişken olabileceğini göstermiştir. Masterson ve sonraki nesne ilişkileri modellerinde ise savunmanın kendisi, kendilik, nesne ilişkileri, duygulanım ve kişilik örgütlenmesi arasındaki ilişkilerin içerisinde yeniden konumlanmıştır.
Bu son dönüşüm de yalnızca kuramsal düzeyde kalmamıştır. Savunma örgütlenmesi ve özellikle ilkel savunmalar, sonraki kişilik örgütlenmesi araştırmalarında klinik olarak değerlendirilmeye ve operasyonelleştirilmeye başlanmıştır. Böylece bir zamanlar klinik gözlemden doğmuş olan kavram, farklı biçimlerde yeniden ampirik araştırmanın konusu haline gelmiştir.
Savunma Mekanizması Neyi Korur?
“Savunma mekanizmaları nedir?” sorusuna mekanizmaların isimlerini sıralayarak yanıt vermek mümkündür. Fakat kavramın tarihine bakıldığında böyle bir yanıtın önemli bir şeyi dışarıda bıraktığı görülür.
Savunma mekanizmaları yalnızca bastırma, inkâr, yansıtma, bölme ya da yüceltme gibi ayrı ayrı tanımlanabilecek işlemler değildir. Kavramın Freud’dan sonraki gelişimi, savunmanın hangi çatışmaya karşı ortaya çıktığı, gelişim boyunca nasıl değiştiği, hangi koşullarla ilişkili olduğu ve daha geniş ruhsal örgütlenme içerisinde ne yaptığı sorularını giderek daha fazla öne çıkarmıştır.
Bu nedenle “olgun” ve “olgunlaşmamış” gibi sınıflandırmalar da tek başlarına kişinin ruhsal işleyişini açıklamaz. Savunmanın gelişimsel yeri ile belirli bir anda üstlendiği işlev aynı soru değildir. Çocuklukta gelişen bir savunma daha sonra başka bir biçim alabilir; gelişimsel koşullar kullanımını artırabilir veya azaltabilir; aynı savunma farklı ruhsal örgütlenmeler içerisinde farklı işlevler üstlenebilir.
Freud’un ilk savunma formülasyonlarından bugüne kalan süreklilik belki de belirli bir savunma mekanizmaları listesinden çok burada bulunur: ruhsal yaşam, kendisi için dayanılması güç olanla karşılaştığında onu yalnızca yaşamaz; onunla bir şey yapar.
*Savunmanın adını bilmek bize ne olduğunu söyler; fakat neyi koruduğunu anlamak için onun içerisinde çalıştığı ruhsal örgütlenmeye de bakmak gerekir.*
İleri okuma için:
Masterson Yaklaşımında kendilik aktivasyonu, terk depresyonu ve savunma arasındaki ilişki.
Psikanalitik Psikoterapi Nedir?
Savunma kavramının içinde geliştiği psikanalitik psikoterapi geleneğinin tarihsel ve kuramsal çerçevesi.
Sıkça Sorulan Sorular
İnkâr savunma mekanizması nedir?
İnkâr, kişinin ruhsal açıdan kabul edilmesi güç bir gerçekliğin bazı yönlerini tanımamasını içeren bir savunma mekanizmasıdır. Dış gerçeklik bütünüyle ortadan kalkmaz; ancak kişinin bu gerçeklikle kurduğu ruhsal ilişki, kaygı ya da çatışmayı azaltacak biçimde düzenlenir. İnkâr farklı gelişimsel düzeylerde ve farklı yoğunluklarda görülebilir.
Entelektüelleştirme savunma mekanizması nedir?
Entelektüelleştirme, duygusal açıdan güç bir yaşantının soyut düşünceler, açıklamalar veya kavramsal çözümlemeler üzerinden ele alınmasıyla duygusal etkisinin sınırlandırılmasıdır. Kişi yaşanan durumu ayrıntılı biçimde düşünebilir ve açıklayabilirken, yaşantının taşıdığı duyguyla arasındaki mesafe korunabilir.
Karşıt tepki geliştirme nedir?
Karşıt tepki geliştirme, kabul edilmesi güç bir dürtü, istek ya da duygunun karşıtı olan tutum veya davranışların belirginleşmesiyle işleyen bir savunma mekanizmasıdır. Örneğin kabul edilmesi güç bir düşmanlık duygusu, aşırı ilgi veya özen biçiminde ifade bulabilir. Savunmanın anlaşılmasında tek bir davranıştan çok, davranışın ruhsal işlevi ve örüntüsü önem taşır.
Olgun savunma mekanizmaları nelerdir?
Olgun savunma mekanizmaları, kişinin içsel çatışma ve stresle baş ederken gerçeklikle ilişkisini ve psikolojik işlevselliğini görece daha fazla koruyan savunmaları ifade eder. Vaillant’ın gelişimsel sınıflandırmasında mizah, yüceltme, bastırma ve özgecilik olgun savunmalar arasında ele alınır. “Olgun” ifadesi bir kişinin bütünüyle belirli bir savunma düzeyine ait olduğu anlamına gelmekten çok, savunmaların işleyiş biçimini sınıflandırmak için kullanılır.
Anna Freud Savunma Mekanizmaları: Savunma mekanizmalarını Anna Freud mu, Sigmund Freud mu geliştirdi?
Sigmund Freud savunma kavramını psikanalitik kuramın erken dönemlerinden itibaren ele almış ve özellikle bastırmaya merkezi bir yer vermiştir. Anna Freud ise savunma mekanizmalarını sistematik biçimde inceleyerek farklı savunmaların tanımlanmasına ve psikanalitik kuram içinde ayrıntılı biçimde ele alınmasına önemli katkıda bulunmuştur. Bu nedenle savunma mekanizmalarının gelişimi, Sigmund Freud’dan Anna Freud’a uzanan kuramsal bir süreç içinde değerlendirilebilir.


