Psikanalitik Psikoterapi Nedir?
Psikanalitik Psikoterapi
Psikanalitik psikoterapi, psikanalitik kuramların insanı ve psikolojik değişimi anlama biçimini psikoterapi çalışmasının kuramsal temeline yerleştiren bir psikoterapi geleneğidir. Bilinçdışı süreçler, çatışmalar, savunmalar, kişinin geçmiş ve güncel ilişkilerinde tekrarlanan örüntüler ve bunların terapi ilişkisindeki görünümleri bu çalışma içerisinde önem taşır. Günümüzde psikanalitik psikoterapi, psikanalizin tarihsel gelişimi içerisinde ortaya çıkan farklı kuramsal geleneklerden de etkilenmektedir. APA’nın güncel tanımı örneğin ilişkisel psikanaliz ve kendilik psikolojisini çağdaş psikanalitik psikoterapiyi etkileyen gelişmeler arasında saymaktadır.
Ancak psikanalitik psikoterapi tek bir teknik tarif etmez. Psikanalizin kendi tarihi içerisinde zihnin nasıl anlaşılacağı, terapötik ilişkinin işlevi, aktarımın ele alınışı ve psikolojik değişimin nasıl gerçekleştiği konusunda birbirinden oldukça farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bir psikoterapiyi psikanalitik yapan şeyi yalnızca seans sıklığı, divan kullanımı veya belirli tekniklerin uygulanması üzerinden tanımlamak güçtür. Nitekim günümüzde psikanalitik kurumlar da psikanalitik psikoterapiyi öncelikle psikanalitik kuram ve ilkelerin psikoterapi sürecini anlamada kullanılması üzerinden tanımlayabilmektedir.
Burada terimin kendisi önemli bir ipucu verir. “Psikanalitik psikoterapi” kuramsal referansını adının içerisinde taşır: psikanaliz. Bu, psikanalitik psikoterapinin tek biçimli olduğu anlamına gelmez; hangi düşünce ve klinik çalışma tarihinden geliştiğini gösterir. Dolayısıyla terimin anlamını yalnızca bugünkü teknik özelliklerinden değil, psikanalizle kurduğu tarihsel ilişkiden başlayarak incelemek gerekir.
Peki psikanalizden gelişen bir psikoterapi neden doğrudan “psikanaliz” değil de “psikanalitik psikoterapi” olarak adlandırılmaya başladı?
Psikanalitik Psikoterapi Nasıl Ortaya Çıktı?
Psikanaliz geliştikçe, psikanalitik kuramdan hareket eden her psikoterapötik çalışmanın psikanaliz olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı da bir sorun haline geldi. Seansların sıklığı ve düzeninden terapistin etkinliğine, yorumun kullanımından aktarımın ele alınışına kadar psikanalitik tekniğin çeşitli unsurları değiştirildiğinde, ortaya çıkan çalışmanın psikanalizle ilişkisi nasıl tanımlanacaktı?
“Psikanalitik psikoterapi” adının erken örneklerinden biri Bernard Berliner’in Short Psychoanalytic Psychotherapy başlıklı çalışmasıdır. PubMed’de 1945 tarihli Bulletin of the Menninger Clinic yayını olarak kayıtlı olan çalışma, başlığında doğrudan “psychoanalytic psychotherapy” ifadesini kullanmaktadır. Bu kullanımın tarihsel açıdan dikkat çekici tarafı, “psikanalitik” ile “psikanaliz” arasında daha o dönemde terminolojik bir özdeşlik kurulmamasıdır: klasik psikanalizden farklılaştırılan bir psikoterapi yine de psikanalitik olarak adlandırılabilmektedir.
Böylece ortaya çıkan mesele yalnızca “daha kısa” veya “daha seyrek” bir psikanaliz değildi. Daha temel bir soru söz konusuydu: Psikanalitik kuramdan hareket eden bir psikoterapi, klasik psikanalizin tekniğinden ne ölçüde ayrılabilir ve hâlâ psikanalitik olarak kalabilir?
Bu soru sonraki on yıllarda da kapanmadı. Psikanalitik kurumların kendi tarihsel değerlendirmelerinde, psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasındaki sınırın tekrar tekrar tartışıldığı ve tek bir kalıcı çözüme kavuşmadığı açıkça görülmektedir.
Bugün dahi APsA psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasında seans sıklığı ve çalışma düzeni gibi farklılıklardan söz ederken, her ikisinin de bilinçdışına ve terapötik ilişkiye verdiği önemi vurgulamaktadır.
Bu nedenle psikanalitik psikoterapinin tarihini, psikanalizin yalnızca daha düşük yoğunlukta uygulanmasının tarihi olarak okumak yetersiz kalır. Bu tarih aynı zamanda, bir psikoterapiyi psikanalitik yapan şeyin ne olduğu üzerine yürütülen bir tartışmanın tarihidir.
Öyleyse bir psikoterapiyi “psikanalitik” yapan nedir?
Psikanalitik Psikoterapiyi “Psikanalitik” Yapan Nedir?
Bir psikoterapiyi psikanalitik yapan tek bir teknik özellik göstermek kolay değildir. Bilinçdışı süreçlere dikkat etmek, geçmiş yaşantıları ele almak, savunmaları incelemek veya terapötik ilişkiye önem vermek psikanalitik çalışmanın parçaları olabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına psikanalize özgü değildir. Günümüzde farklı psikoterapi yaklaşımları da geçmiş deneyimleri, kişilerarası örüntüleri, terapötik ilişkiyi veya kişinin farkında olmadığı süreçleri çeşitli biçimlerde ele alabilir.
Bu nedenle psikanalitik psikoterapiyi yalnızca ne yaptığına bakarak değil, ele aldığı olguları hangi kuramsal çerçeve içerisinde anlamlandırdığına bakarak tanımlamak daha açıklayıcıdır. Psikanalitik düşüncede belirti, duygu veya davranış yalnızca değiştirilmesi gereken gözlenebilir bir sonuç olarak ele alınmayabilir; kişinin ruhsal örgütlenmesi, bilinçdışı çatışmaları, savunmaları, içselleştirilmiş ilişkileri ve yaşamı boyunca oluşmuş tekrarları içerisinde anlam kazanabilir.
Bu noktada üç düzeyi birbirinden ayırmak yararlıdır: psikanalitik kuram, psikanalitik anlama biçimi ve psikanalitik teknik. Bunlar birbirleriyle ilişkilidir, fakat aynı şey değildir.
Psikanalitik Kuram
Psikanaliz Freud’dan günümüze tek ve değişmeden kalan bir insan modeli sunmamıştır. Dürtü ve çatışma kuramlarından ego psikolojisine, nesne ilişkileri kuramlarından kendilik psikolojisine ve ilişkisel geleneklere kadar farklı açıklama biçimleri gelişmiştir. Bu gelenekler arasında bilinçdışının, dürtülerin, nesne ilişkilerinin, kendiliğin veya terapötik ilişkinin ağırlığı konusunda önemli ayrılıklar bulunabilir.
Bu çeşitlilik, “psikanalitik” sözcüğünü anlamsızlaştırmaz. Aksine, farklılıkların hangi tarihsel ve kuramsal tartışma içerisinde ortaya çıktığını belirlemeyi mümkün kılar. Bir nesne ilişkileri kuramcısı ile kendilik psikolojisi kuramcısının aynı klinik olguyu farklı biçimde açıklaması mümkündür; fakat her iki açıklamanın da psikanalitik düşüncenin gelişimi içerisindeki yeri tarihsel olarak izlenebilir.
Dolayısıyla kuramsal çeşitlilik ile kuramsal belirsizlik aynı şey değildir. Psikanalitik psikoterapi tek bir ekol değildir; fakat “psikanalitik” adı, bu farklı ekollerin ilişkili olduğu kuramsal ve klinik soykütüğe işaret eder.
Psikanalitik Anlama Biçimi
Kuramın klinik çalışmadaki karşılığı yalnızca terapistin hangi kavramları bildiği değildir. Aynı zamanda seans içerisinde ortaya çıkan bir yaşantının nasıl düşünüldüğünü belirler.
Örneğin kişinin benzer ilişkiler içerisinde tekrar tekrar kendisini aynı konumda bulması yalnızca değiştirilmesi gereken bir davranış örüntüsü olarak görülmeyebilir. Bunun geçmiş ilişkilerle bağlantısı, hangi beklentileri taşıdığı, hangi duygulara karşı savunma oluşturduğu ve benzer bir ilişkinin terapi içerisinde nasıl yeniden ortaya çıkabildiği araştırılabilir.
Bu nedenle psikanalitik çalışma, görünen davranışın arkasında mutlaka tek bir “gizli anlam” bulmaya çalışmak anlamına da gelmez. Daha çok, kişinin söyledikleri ve yaşadıkları arasındaki bağlantıların, çelişkilerin, tekrarların ve henüz düşünülemeyen ya da söze dökülemeyen deneyimlerin zaman içerisinde anlaşılabileceği varsayımını taşır.
Burada bilinçdışı, kişinin bilmediği birtakım bilgilerin saklandığı bir alan değildir. Psikanalitik gelenekler bilinçdışını farklı biçimlerde kavramsallaştırmış olsa da ortak meselelerden biri, insanın kendi ruhsal yaşamına bütünüyle şeffaf olmadığıdır. Kişi neden belirli ilişkileri tekrar ettiğini, bazı duyguların neden tahammül edilmez hale geldiğini veya belirli durumlarda neden aynı savunmaların ortaya çıktığını başlangıçta kendisi de bütünüyle bilemeyebilir.
Psikanalitik Teknik
Psikanalitik kuram ve anlama biçimi klinik tekniği etkiler; fakat psikanalitik tekniği değişmez bir işlemler listesine indirgemek de yanıltıcıdır. Yorum, açıklığa kavuşturma, yüzleştirme, serbest çağrışımın farklı biçimleri, sessizlik, terapötik çerçevenin korunması ve aktarımın ele alınması farklı geleneklerde farklı ağırlıklara sahip olabilir.
Bu nedenle bir terapistin yorum yapması çalışmayı kendiliğinden psikanalitik hale getirmediği gibi, belirli sayıda seans yapılması veya belirli bir oturma düzeninin kullanılması da tek başına psikanalitik niteliği belirlemez. Teknik, onu anlamlı kılan kuramsal çerçeveden bağımsız değildir.
Psikanalitik Dinleme
Psikanalitik teknikte terapistin ne söylediği kadar nasıl dinlediği de önemlidir. Psikanalitik dinleme, kişinin anlattıklarını yalnızca aktardığı olayların açık içeriği üzerinden takip etmekle sınırlı değildir. Söylenenlerin yanında tekrarlar, çelişkiler, çağrışımlar, duygulanımdaki değişimler, sessizlikler ve belirli konuların nasıl ortaya çıkıp nasıl kaybolduğu da dinlemenin parçası olabilir.
Bu dinleme biçimi, konuşmanın ardında önceden belirlenmiş bir “gerçek anlam” bulunduğunu ve terapistin görevinin onu keşfetmek olduğunu varsaymak zorunda değildir. Terapist daha çok, kişinin kendi deneyimini nasıl kurduğuna, hangi bağlantıların tekrarlandığına, hangi bağlantıların kurulamadığına ve seans içerisinde neyin düşünülmesinin zorlaştığına dikkat eder. Böylece yalnızca anlatılan şey değil, anlatının oluşma biçimi de klinik malzemenin parçası haline gelir.
Psikanalitik dinlemenin bir başka özelliği, ki bu psikanalitik dinlemenin etiği ile de ilgilidir, terapistin duyduklarını mümkün olduğunca hızlı biçimde bilinen bir kategoriye yerleştirmemeye çalışmasıdır. Freud’un daha sonra eşit dağılan dikkat (gleichschwebende Aufmerksamkeit) olarak anılacak teknik önerisi, analistin hastanın söyledikleri arasından baştan belirlediği unsurları seçmemesi gerektiği düşüncesine dayanıyordu. Sonraki psikanalitik geleneklerde dinlemenin nasıl kavramsallaştırıldığı önemli ölçüde değişmiş olsa da, kişinin söylemini önceden belirlenmiş bir şemaya indirgemeden dinleme problemi psikanalitik tekniğin kalıcı meselelerinden biri olmuştur.
Bu nedenle psikanalitik dinleme pasif bir sessizlik değildir. Terapistin hemen açıklamak, sınıflandırmak veya yönlendirmek yerine ortaya çıkan malzemenin ilişkilerini izleyebilmesini gerektiren aktif fakat acele etmeyen bir dikkat biçimi olarak düşünülebilir.
Fakat terapist bu biçimde dinlerken yalnızca danışanın dışarıdaki ilişkilerini mi izler, yoksa aynı örüntüler terapistle kurulan ilişkinin içerisinde de ortaya çıkar mı?
Aktarım – Karşı Aktarım
Bunun en belirgin örneklerinden biri aktarım ve karşı aktarımdır. Aktarım ve karşı aktarım yalnızca psikanalitik literatürde kullanılan bir kavram değildir; kavram farklı psikoterapi geleneklerinin diline de girmiştir. Fakat psikanalitik gelenek içerisinde aktarımın nasıl kavramsallaştırıldığı ve terapötik değişimde ona hangi işlevin verildiği, tekniğin temel tartışmalarından biri olmuştur.
Bu da bizi daha somut bir ayrım problemine götürür. Eğer psikanalitik psikoterapi tek bir teknikle tanımlanamıyorsa, onu kendisinden doğduğu psikanalizden ayıran nedir?
Psikanalitik psikoterapi ile psikanaliz arasındaki fark gerçekten divan, seans sayısı ve tedavinin süresinden mi ibarettir?
Psikanaliz ile Psikanalitik Psikoterapi Aynı Şey mi?
Psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi aynı kuramsal gelenekten gelir ve aralarında keskin bir sınır çizmek her zaman kolay değildir. Her ikisinde de bilinçdışı süreçler, savunmalar, tekrarlar, aktarım ve terapötik ilişki önem taşıyabilir. Psikanalitik psikoterapi de psikanalizin geliştirdiği kuramsal kavramları ve klinik düşünme biçimlerini kullanır. Bu nedenle iki çalışma biçimi arasındaki ilişki, birbirinden bağımsız iki psikoterapi yönteminin karşılaştırılmasından farklıdır.
En kolay görülebilen ayrımlar genellikle seans sıklığı ve çalışma düzeni üzerinden yapılır. Klasik psikanaliz daha sık seanslarla ve geleneksel olarak analizanın divanda uzandığı bir düzenle ilişkilendirilirken, psikanalitik psikoterapi daha düşük sıklıkta ve çoğunlukla karşılıklı oturularak yürütülür. APsA’nın güncel tanıtımında da benzer bir ayrım yapılmakta; bununla birlikte psikanaliz ve psikanalitik psikoterapinin serbest çağrışım, bilinçdışına verilen önem ve terapötik ilişkinin merkezi konumu bakımından büyük ölçüde ortak bir zemine sahip olduğu belirtilmektedir.
Fakat divan ile koltuk veya haftada bir seans ile birkaç seans arasındaki fark, tartışmayı bütünüyle çözmez. Psikanalitik literatür içerisinde bunların psikanaliz ile psikoterapiyi gerçekten tanımlayan özellikler olup olmadığı uzun süredir tartışılmaktadır. APsA bünyesinde yıllardır sürdürülen klinik tartışmalarda da daha düşük sıklıkta yürütülen bazı çalışmaların belirgin bir analitik süreç geliştirebildiği, buna karşılık yüksek sıklık ve divan kullanımının tek başına analitik bir süreci garanti etmediği görüşleri karşı karşıya gelmektedir.
Teknik Bir Ayrım Yapılabilir Mi?
Psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasında daha kuramsal bir sınır çizmeye çalışan önemli isimlerden biri Otto Kernberg olmuştur. Kernberg, ayrımı yalnızca seans sıklığı veya fiziksel düzen üzerinden değil; yorum, aktarım analizi ve teknik yansızlığın kullanılış biçimleri üzerinden kurmaya çalışır. Onun modelinde psikanaliz, bu teknik unsurların daha sistematik biçimde bir arada kullanıldığı çalışma biçimidir; psikanalitik psikoterapide ise hastanın gereksinimleri ve tedavinin amaçları doğrultusunda bunların kullanımında değişiklikler ortaya çıkabilir.
Bu yaklaşım ilginç bir sonuca da götürür: Tek bir psikanalitik psikoterapi seansı ile tek bir psikanaliz seansını dışarıdan bakarak ayırt etmek mümkün olmayabilir. Kernberg’e göre farklılık, tek tek müdahalelerden çok çalışmanın zaman içerisinde aldığı biçimde belirginleşir.
Dolayısıyla psikanalitik psikoterapiyi “psikanalizin bazı tekniklerini kullanan başka bir psikoterapi” şeklinde tanımlamak da yetersiz kalır. Daha doğru olan, onu psikanalitik kuram ve klinik düşünce içerisinden gelişmiş, fakat klasik psikanalizin çalışma düzeni ve tekniğiyle zorunlu olarak özdeş olmayan bir psikoterapi biçimi olarak düşünmektir.
Sınır Neden Hala Tartışılıyor?
Sorunun güçlüğünün bir nedeni de “psikanaliz”in kendisinin tarih boyunca aynı kalmamış olmasıdır. Ego psikolojisi, Kleincı gelenekler, nesne ilişkileri kuramları, kendilik psikolojisi, bağımsız İngiliz geleneği ve ilişkisel yaklaşımlar; aktarımın, karşıaktarımın, terapistin konumunun ve değişimin nasıl gerçekleştiğinin anlaşılmasında birbirlerinden ayrılabilmektedir. Kernberg’in kendi ayrımının bile kendilik psikolojisi, kişilerarası ve öznelerarası yaklaşımlardaki gelişmeler nedeniyle daha bulanık hale gelebileceğini kabul ettiği aktarılmaktadır.
Bu nedenle literatürde tek bir görüş bulunmaz. Bazı yaklaşımlar psikanaliz ile psikanalitik psikoterapi arasında teknik olarak tanımlanabilir bir sınır kurmaya çalışırken, diğerleri bunları daha çok bir süreklilik içerisinde düşünmektedir. APsA içerisindeki güncel klinik tartışmalarda da bu iki görüşün birlikte varlığını sürdürdüğü görülmektedir.
Bu tartışma, önceki bölümde ulaştığımız noktayı da güçlendirir: “psikanalitik” nitelemesi yalnızca divan, seans sıklığı veya tek bir teknik uygulamanın adı değildir. Psikanalitik psikoterapi, klasik psikanalizle tamamen özdeş olmak zorunda kalmadan psikanalitik kuram ve klinik düşünce içerisinde konumlanabilir.
Peki psikanalitik psikoterapide bu ortak kuramsal zemin, terapist ile danışan arasındaki ilişkinin ele alınışını nasıl etkiler?
Psikanalitik Psikoterapide Aktarımın Yeri
Aktarım, psikanalitik düşüncenin en ayırt edici kavramlarından biridir. En genel anlamıyla kişinin geçmiş ilişkilerinde oluşmuş duygu, beklenti, çatışma ve ilişki biçimlerinin güncel ilişkiler içerisinde yeniden ortaya çıkmasını ifade eder. Psikanalitik psikoterapide terapist ile kurulan ilişki de bu tekrarların dışında kabul edilmez. Danışanın terapiste yönelik yaşantıları yalnızca seansın gerçekleşmesini sağlayan ilişkinin yan ürünü değil, kişinin ruhsal dünyasını anlamanın yollarından biri olabilir.
Bununla birlikte aktarımın psikanalitik düşüncedeki yeri başlangıçtan itibaren aynı olmamıştır. Freud’un erken çalışmalarında aktarım zaman zaman tedavinin ilerlemesini engelleyebilen bir direnç olarak görünürken, daha sonraki çalışmalarında analitik tedavinin temel çalışma alanlarından biri haline gelir. 1912 tarihli “The Dynamics of Transference” ve 1914 tarihli “Remembering, Repeating and Working-Through”, geçmişte yaşananların yalnızca hatırlanmadığını; bazı deneyimlerin analitik ilişki içerisinde tekrar edilerek ortaya çıkabileceğini belirginleştirir.
Bu düşünce psikanalitik dinlemeye de farklı bir boyut kazandırır. Terapist yalnızca danışanın ailesi, ilişkileri veya geçmişi hakkında anlattıklarını dinlemez; bu ilişkisel dünyanın seans içerisinde nasıl ortaya çıktığını da dinler. Örneğin reddedileceği beklentisi taşıyan bir kişinin terapistin sessizliğini nasıl deneyimlediği, yakınlık karşısında geri çekilmenin terapi ilişkisinde hangi anlarda belirdiği veya terapistin eleştireceğine ilişkin bir beklentinin nasıl oluştuğu, üzerinde düşünülebilecek klinik malzeme haline gelebilir.
Ancak aktarımı, “danışan geçmişindeki bir kişiyi terapistin üzerine yansıtır” biçimindeki basit bir eşleştirmeye indirgemek yanıltıcı olur. Psikanalitik kuram geliştikçe aktarım kavramı da genişlemiş; yalnızca geçmişteki bir ilişkinin tekrarı değil, kişinin nesne ilişkilerinin, kendilik deneyiminin ve ilişki kurma biçimlerinin terapötik ortamda örgütlenmesi üzerinden de düşünülmüştür. Çağdaş psikanalitik geleneklerde ayrıca terapistin bu sürecin tamamen dışında duran nötr bir gözlemci olup olmadığı da önemli bir tartışma konusu haline gelmiştir.
Aktarım Her Zaman Yorumlanır Mı?
Aktarımın önemli olması, terapistin danışanın kendisine yönelik her duygu veya davranışını hemen “aktarım” olarak adlandıracağı anlamına gelmez. Aynı şekilde psikanalitik psikoterapi, her seansın aktarım yorumlarıyla doldurulduğu bir çalışma biçimi değildir.
Aktarımın ne zaman ve nasıl ele alınacağı psikanalitik gelenekler arasında değişebilir. Bazı yaklaşımlarda aktarımın sistematik biçimde yorumlanması terapötik çalışmanın merkezinde yer alırken, bazılarında terapötik ilişkinin içerisinde yaşananların zaman içerisinde anlaşılması, tutulması veya farklı biçimde deneyimlenmesi daha fazla önem kazanabilir. Psikanalitik psikoterapi ile psikanaliz arasındaki teknik ayrımları tartışan Kernberg de aktarım yorumunun varlığından ziyade, aktarım analizinin ne ölçüde sistematik biçimde yürütüldüğünü ayrım noktalarından biri olarak ele alır.
Bu farklılık önemli bir noktayı yeniden gösterir: aktarım psikanalitik psikoterapinin temel kavramlarından biri olabilir, fakat aktarım kavramını kullanmak tek başına bir psikoterapiyi psikanalitik yapmaz. Asıl mesele, aktarımın hangi insan ve değişim anlayışı içerisinde kavramsallaştırıldığı ve klinik çalışmada nasıl bir işlev üstlendiğidir.
Üstelik terapi ilişkisi yalnızca danışanın terapiste getirdiklerinden oluşmaz. Psikanalitik düşüncenin gelişimi, terapistin danışan karşısındaki kendi duygusal yaşantısının da klinik olarak düşünülmesine yol açmıştır. Bu noktada aktarım kavramının yanında karşıaktarım ortaya çıkar.
Peki terapistin seans sırasında hissettikleri yalnızca terapiste mi aittir, yoksa terapötik ilişkinin anlaşılmasında bir bilgi kaynağı da olabilir mi?
Karşıaktarım
Freud karşıaktarımı başlangıçta analistin kendi bilinçdışı çatışmalarının hastanın aktarımına verdiği tepkiyle ilişkili olarak ele almış ve analistin çalışmasını bozabilecek bir sorun olarak değerlendirmişti. Ancak kavram özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren önemli ölçüde genişledi. Paula Heimann’ın 1950 tarihli “On Counter-Transference” çalışması bu dönüşümün önemli metinlerinden biri oldu: analistin hastaya yönelik duygusal tepkilerinin yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir engel değil, hastanın ruhsal dünyasını anlamada kullanılabilecek bir kaynak olabileceğini savundu.
Bu gelişmeyle birlikte psikanalitik dinlemenin kapsamı da genişledi. Terapist yalnızca danışanın söylediklerine ve davranışlarına değil, danışanla birlikteyken kendisinde ortaya çıkan deneyime de dikkat edebilir. Ancak bu, terapistin hissettiği her şeyin danışan hakkında doğru bilgi olduğu anlamına gelmez. Terapistin kendi geçmişi, çatışmaları ve kişisel özellikleri de karşıaktarıma katkıda bulunabilir. Bu nedenle karşıaktarım, doğrudan doğruya danışana atfedilecek bir veri olmaktan çok, üzerinde düşünülmesi gereken klinik bir deneyimdir.
Aktarım ve karşıaktarımın birlikte düşünülmesi, psikanalitik psikoterapinin önemli özelliklerinden birini görünür hale getirir: terapötik ilişki yalnızca değişimin gerçekleştiği ortam değil, aynı zamanda üzerinde düşünülen ilişkinin kendisidir.
Aktarım ve karşıaktarımın birlikte düşünülmesi, psikanalitik psikoterapinin önemli özelliklerinden birini görünür hale getirir: terapötik ilişki yalnızca çalışmanın gerçekleştiği ortam değil, aynı zamanda üzerinde düşünülebilen ilişkinin kendisidir.
Ancak burada psikanalitik psikoterapinin amacı hakkında başka bir soru ortaya çıkar. Terapist danışanın nasıl olması gerektiğini, hangi özelliklerinin değişmesi gerektiğini veya çalışmanın sonunda ulaşılması gereken ruhsal durumu önceden belirleyebilir mi?
Psikanalitik psikoterapi, önceden belirlenmiş bir değişim hedefine doğru ilerleyen bir çalışma mıdır?
Psikanalitik Psikoterapi Neyi Amaçlar?
Psikanalitik psikoterapinin amacını önceden belirlenmiş davranışların, kişilik özelliklerinin veya ilişki biçimlerinin değiştirilmesi olarak tanımlamak güçtür. Böyle bir tanım yalnızca psikoterapinin hedefini değil, kişinin hangi yönde değişmesinin daha uygun olduğunu da çalışmanın başında belirlemeyi gerektirir. Oysa psikanalitik çalışma, kişinin deneyimini önceden belirlenmiş bir sonuca doğru düzenlemekten çok, kendi ruhsal yaşamının nasıl örgütlendiğinin araştırılabileceği bir alan açar.
Bu, psikanalitik psikoterapide değişimin gerçekleşmediği veya kişinin psikoterapiye bir şeylerin değişmesini isteyerek gelmediği anlamına gelmez. Bir kişi yaşadığı sıkıntının azalmasını, ilişkilerinde tekrar eden bir durumun farklılaşmasını veya yaşamında uzun zamandır yapamadığı bir şeyi yapabilmeyi isteyebilir. Buradaki ayrım değişimin ortaya çıkması ile değişimin yönünün terapist tarafından önceden belirlenmesi arasındadır.
Bilinçdışı Olanı Bilinç Düzeyine Getirmek Mi?
Psikanalizin amaçlarından söz edildiğinde en sık karşılaşılan açıklamalardan biri, bilinçdışı olanın bilinçli hale getirilmesidir. Bu ifade psikanalitik düşüncenin önemli bir yönünü yakalar: kişi kendi ruhsal yaşamının tamamına doğrudan erişemez ve psikoterapi sırasında daha önce fark edilmeyen çatışmaların, savunmaların, duyguların veya tekrarların anlaşılabilir hale gelmesi mümkündür.
Ancak psikanalitik çalışmayı yalnızca bilinmeyenin öğrenilmesi olarak düşünmek yetersiz kalır. Bir kişinin belirli bir ilişki örüntüsünü tekrar ettiğini bilmesi, bu örüntünün onun için taşıdığı anlamı yaşamış veya onu artık tekrar etmeyecek hale gelmiş olmasıyla aynı şey değildir. Psikanalitik literatürde çalışma-through / derinlemesine çalışma düşüncesinin önem kazanmasının nedenlerinden biri de budur. Freud’un Remembering, Repeating and Working-Through metninde dirençlerin yalnızca bir kez fark edilmesinin yeterli olmadığı; bunların çalışma içerisinde tekrar tekrar karşılaşılabilecek bir süreç oluşturduğu görülür.
Dolayısıyla içgörü, psikanalitik psikoterapide önemli olabilir; fakat psikoterapinin nihai ürününü “kişinin kendisi hakkında doğru bilgi edinmesi” biçiminde tanımlamak güçtür. Kişinin bir şeyi düşünsel olarak bilmesi ile onu ruhsal olarak deneyimleyebilmesi arasında her zaman özdeşlik yoktur.
Psikanalitik Geleneklerde Amaç Aynı Mı?
Psikanalizin kendi içerisindeki kuramsal gelişmeler, psikoterapinin neye yöneldiğinin de farklı biçimlerde düşünülmesine yol açmıştır. Çatışma ve savunmaların anlaşılması, benliğin işlevlerinin genişlemesi, nesne ilişkilerinin çalışılması, kendilik deneyiminin bütünlüğü veya kişinin kendi deneyimini yaşayabilme kapasitesi farklı psikanalitik geleneklerde farklı ağırlıklar kazanmıştır.
Bu farklılıkları tek bir ortak sonuca indirgemek, daha önce karşılaştığımız sorunu yeniden üretir: farklı psikanalitik kuramların insanı nasıl kavradığını bir kenara bırakıp hepsini dışarıdan belirlenmiş tek bir “değişim” ölçütüne göre açıklamak.
Winnicott’un çalışmalarında örneğin mesele yalnızca belirtilerin ortadan kaldırılması değildir. Analitik ortamın kişinin kendiliğinden deneyiminin ortaya çıkabileceği koşulları sağlayabilmesi önem kazanır. Kendilik psikolojisinde kendilik deneyiminin sürekliliği ve bütünlüğü; nesne ilişkileri geleneklerinde kişinin kendisi ve başkalarıyla ilişkili içsel dünyasının örgütlenişi başka ağırlıklar taşıyabilir. Bunların her biri “psikanalitik psikoterapinin hedefi budur” biçiminde evrenselleştirilemez; fakat psikanalitik psikoterapinin amaçlarının neden kullanılan kuramdan bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir.
Terapist Hedefi Belirler Mi?
Bu noktada danışanın psikoterapiye getirdiği amaçlarla terapistin onun adına belirlediği amaçları birbirinden ayırmak gerekir. Danışan oldukça somut bir nedenle psikoterapiye başvurabilir. Bir ilişkiyi sürdürememekten, yoğun kaygıdan, tekrar eden bir yaşam durumundan veya anlam veremediği bir sıkıntıdan söz edebilir. Bunların çalışmanın başlangıcında açıkça konuşulması, psikanalitik yaklaşım açısından bir sorun oluşturmaz.
Fark, terapistin bu başlangıç talebinden hareketle kişinin ulaşması gereken ideal ruhsal durumu önceden tanımlamasında ortaya çıkar. Psikanalitik dinleme açısından danışanın psikoterapiden ne istediğinin kendisi de araştırılabilir bir konudur: Bu istek onun için ne ifade etmektedir? Kime ait bir beklentidir? Bir şeyi gerçekten istemekle, kendisinden beklenen bir şeye dönüşmeye çalışmak birbirinden ayrılabilir mi?
Böyle düşünüldüğünde psikanalitik psikoterapi, kişiyi önceden tarif edilmiş bir kişilik modeline yaklaştıran bir eğitim sürecinden ayrılır. Terapist hangi ilişkinin sürdürülmesi gerektiğine, kişinin nasıl yaşaması gerektiğine veya hangi yaşam tercihinin daha “sağlıklı” olduğuna karar veren kişi değildir.
Bu durum psikanalitik psikoterapinin yönsüz olduğu anlamına da gelmez. Çalışmanın yönü, danışanın getirdiği yaşantıların, tekrarların, çatışmaların ve terapötik ilişkide ortaya çıkanların zaman içerisinde çalışılmasından oluşur. Sonucun baştan belirlenmemesi, sürecin gelişigüzel olmasıyla aynı şey değildir.
Bu durumda terapistin sorumluluğu danışanı belirli bir sonuca götürmek değilse, psikanalitik psikoterapide terapist ne yapar?
Psikanalitik Psikoterapide Terapist Ne Yapar?
Psikanalitik psikoterapide terapistin sorumluluğu danışana nasıl yaşaması gerektiğini söylemek, doğru davranışı göstermek veya onun adına karar vermek değildir. Ancak bu, terapistin yalnızca sessizce dinleyen pasif bir gözlemci olduğu anlamına da gelmez. Terapist dinler, sorar, açıklığa kavuşturur, bağlantıları takip eder, gerektiğinde yüzleştirir ve yorumlar. Bunların ne zaman ve nasıl yapılacağı ise yalnızca kullanılabilecek tekniklerin bilinmesine değil, seans içerisinde oluşan sürecin anlaşılmasına bağlıdır.
Bu nedenle psikanalitik psikoterapide terapistin etkinliğini ne kadar konuştuğuyla ölçmek yanıltıcıdır. Uzun bir sessizlik kimi zaman danışanın kendi çağrışımlarının gelişmesine alan açabilirken, başka bir anda aynı sessizlik terapötik ilişkinin içerisinde farklı bir anlam kazanabilir. Benzer biçimde bir soru, açıklama veya yorum da yalnızca söylenen cümlenin içeriğinden ibaret değildir; zamanlaması ve hangi klinik bağlam içerisinde söylendiği önemlidir.
Açıklığa Kavuşturma, Yüzleştirme ve Yorum
Psikanalitik çalışmada terapistin müdahaleleri aynı işlevi taşımaz. Açıklığa kavuşturma, danışanın anlattığı bir deneyimin veya ifadenin daha belirgin hale gelmesine yardımcı olabilir. Terapist örneğin anlatının belirsiz kalan bir bölümünü sorabilir, farklı zamanlarda söylenen iki şey arasındaki ilişkiyi görünür hale getirebilir veya danışanın üzerinde hızla geçtiği bir yaşantıya yeniden dikkat çekebilir.
Yüzleştirme ise burada gündelik dildeki anlamıyla kişiyi karşısına almak veya ona sert biçimde itiraz etmek değildir. Kişinin söyledikleri, yaptıkları veya deneyiminin farklı parçaları arasındaki bir çelişkinin ya da henüz ele alınmamış bir örüntünün dikkat/bilinç alanına getirilmesini ifade eder.
Psikanalitik yorumda ise terapist yalnızca görünür olanı işaret etmekten daha ileri gider; ortaya çıkan malzeme arasında henüz açık biçimde kurulmamış bir ilişkiye dair anlayışını danışanla paylaşır. Bu ilişki bir savunmayla, çatışmayla, tekrarla, geçmiş ve bugün arasındaki bağlantıyla veya aktarım içerisinde ortaya çıkan bir durumla ilgili olabilir.
Fakat bir yorumun psikanalitik terminoloji kullanması onu kendiliğinden psikanalitik yapmaz. “Bu bir savunmadır” veya “bunu bana aktarıyorsunuz” demek, kavramların adını koymaktan ibaret kalabilir. Psikanalitik yorumun anlamı, hazır bir açıklamanın danışana uygulanmasından çok, o kişinin malzemesinden gelişen ve çalışmanın o anında düşünülebilir hale gelen bir bağlantının ele alınmasında ortaya çıkar.
Terapist Neyi Yorumlar?
Psikanalitik psikoterapinin popüler tasvirlerinden biri, danışanın söylediği veya yaptığı hemen her şeyin altında başka bir anlam arayan terapisttir. Oysa bir şeyin bilinçdışı anlam taşıyabileceğini kabul etmek ile her davranış için gizli bir açıklama üretmek aynı şey değildir.
Bir yorumun mümkün olması, onun o anda söylenmesinin yararlı olduğu anlamına da gelmez. Danışanın henüz üzerinde düşünemediği bir yaşantıyı hızla açıklamak, bazen anlamayı genişletmek yerine terapistin açıklamasını danışanın deneyiminin önüne geçirebilir. Bu nedenle psikanalitik çalışmada yalnızca ne yorumlandığı değil, ne zaman yorumlandığı ve neyin henüz yorumlanmadığı da tekniğin parçasıdır.
Bu nokta daha önce ele aldığımız psikanalitik dinlemeyle doğrudan ilişkilidir. Terapist dinlerken yalnızca bir sonraki müdahalesini hazırlamaz. Bazen bir bağlantının gelişmesini beklemek, bir çelişkinin hemen çözülmesine çalışmamak veya danışanın kendi çağrışımlarını sürdürebilmesine alan bırakmak klinik çalışmanın kendisidir.
Sessizlik ve Psikanalitik Teknik
Psikanalitik psikoterapiyle ilgili bir başka yaygın varsayım, terapistin mümkün olduğunca az konuşması gerektiğidir. Sessizlik psikanalitik çalışmada önemli olabilir; ancak sessizlik kendi başına psikanalitik bir teknik değildir.
Terapistin sessizliği danışanın çağrışımlarını sürdürebilmesine, ortaya çıkan bir duygunun hemen başka bir içerikle örtülmemesine veya henüz biçimlenmekte olan bir düşüncenin gelişmesine alan açabilir. Fakat aynı sessizlik başka bir anda uzaklık, geri çekilme veya anlaşılmama biçiminde deneyimlenebilir. Özellikle aktarım ve karşıaktarım dikkate alındığında, terapistin sessizliğinin de terapötik ilişkinin dışında kalan nötr bir boşluk olmadığı görülebilir.
Dolayısıyla terapistin konuşması kadar susması da bağlam içerisinde anlam kazanır. Psikanalitik tekniğin ayırt edici tarafını belirli davranışların mekanik olarak tekrarlanmasında değil, bu davranışların klinik süreç içerisinde nasıl düşünüldüğünde aramak daha isabetlidir.
Terapötik Çerçeve
Terapistin yaptığı şey yalnızca seans sırasında söylediklerinden de oluşmaz. Seansların zamanı ve süresi, görüşmelerin gerçekleştirildiği ortam, ücret, iptal düzenlemeleri ve terapist ile danışan arasındaki ilişkinin sınırları birlikte terapötik çerçeveyi oluşturur.
Çerçeve ilk bakışta psikoterapinin idari koşulları gibi görünebilir. Psikanalitik düşüncede ise sürekliliği olan bir çalışma alanının kurulmasını sağlar. Aynı zamanda çerçeveyle ilişkili yaşantılar da zaman zaman klinik anlam taşıyabilir: seansın başlaması veya bitmesi, ara verilmesi, bir seansın kaçırılması ya da terapistin ulaşılabilirliği danışan açısından yalnızca takvimsel olaylar olarak yaşanmayabilir.
Ancak burada da her olayın otomatik olarak yorumlanması gerekmez. Bir seansa geç kalmanın trafik nedeniyle gerçekleşmiş olması mümkündür; psikanalitik düşünmek, gündelik gerçekliği ortadan kaldırıp her olayın altında bilinçdışı bir neden aramak değildir. Klinik önem, olayın kişinin yaşantısı ve çalışmanın bütünü içerisindeki yerinden doğar.
Böylece psikanalitik psikoterapistin işlevi, danışana dışarıdan bir yaşam modeli sunmaktan farklı bir yerde belirginleşir. Terapist dinlenebilecek ve düşünülebilecek bir çerçevenin sürekliliğini korurken, ortaya çıkan deneyimlerin anlaşılmasına katılır; fakat bu anlayışın sonucunun ne olması gerektiğini baştan belirlemek zorunda değildir.
Peki bütün bunlar farklı psikanalitik geleneklerde aynı biçimde mi anlaşılır?
Psikanalitik Psikoterapi Tek Bir Ekol mü?
Psikanalitik psikoterapi tek bir kuramsal ekol veya standart teknik değildir. Freud’la başlayan psikanalitik düşünce, sonraki yüzyıl boyunca farklı yönlerde gelişmiş; bu gelişmeler insanın ruhsal yaşamının nasıl anlaşılacağını ve terapötik çalışmanın nasıl yürütüleceğini de etkilemiştir.
Örneğin ego psikolojisi çatışma, savunma ve ego işlevlerine; Kleincı ve nesne ilişkileri gelenekleri kişinin içsel nesne dünyasına ve erken ilişkilerin örgütlenmesine; Winnicott çevre, tutulma ve kendiliğindenlik gibi meselelere; kendilik psikolojisi kendilik deneyimi ve kendilik nesnesi ilişkilerine, Masterson ayrılma ve bireyselleşme ile kendilik ve gerçek kendiliğe farklı ağırlıklar vermiştir. Daha sonraki ilişkisel psikanalitik yaklaşımlar ise terapötik ilişkinin iki kişinin katıldığı bir alan olarak düşünülmesini daha belirgin hale getirmiştir.
Bu kuramsal çeşitlilik, psikanalitik ve psikodinamik yaklaşımlar arasındaki ilişkilerin de tek bir sınıflandırmayla açıklanmasını güçleştirir.
Bu farklılıklar yalnızca aynı kavramlara farklı isimler verilmesinden ibaret değildir. Bilinçdışının nasıl kavrandığı, aktarım ve karşıaktarımın nasıl ele alındığı, terapistin konumu ve psikoterapi sürecinde neyin önemli kabul edildiği konusunda gerçek kuramsal ve teknik ayrılıklar bulunabilir. Bu nedenle “psikanalitik psikoterapi” denildiğinde, çalışmanın hangi psikanalitik gelenek içerisinde konumlandığını sormak anlamlıdır.
Ancak bu çeşitlilik, terimin kuramsal olarak belirsiz olduğu anlamına gelmez. Ego psikolojisi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi veya ilişkisel psikanaliz birbirlerinden ayrılabilir; fakat bu ayrımların psikanalitik düşüncenin tarihi içerisindeki gelişimi izlenebilir. Başka bir ifadeyle, psikanalitik psikoterapi tek bir ekolü değil, ortak bir tarihsel ve kuramsal soykütük içerisinde gelişmiş farklı çalışma biçimlerini ifade edebilir.
Bu nokta özellikle önemlidir; çünkü günümüzde psikanalitik gelenekle ilişkili psikoterapiler için başka bir adlandırma da oldukça yaygın biçimde kullanılmaktadır: psikodinamik psikoterapi. Fakat iki terimin ilişkisi, ilk bakışta göründüğü kadar açık değildir.
Psikanalitik psikoterapi ile psikodinamik psikoterapi aynı şeyi mi ifade eder, yoksa aralarında tanımlanabilir bir fark var mıdır?
Psikanalitik Psikoterapi ve Psikodinamik Psikoterapi Aynı Şey mi?
“Psikanalitik psikoterapi” ve “psikodinamik psikoterapi” günümüzde kimi kaynaklarda birbirinin yerine kullanılmaktadır. Örneğin American Psychoanalytic Association, psikanalitik psikoterapinin sıklıkla psikodinamik psikoterapi olarak da adlandırıldığını belirtmektedir. Buna karşılık başka kaynaklarda “psikodinamik psikoterapi” daha geniş bir araştırma kategorisi, belirli teknik özelliklerle tanımlanan bir çalışma biçimi veya psikanalitik psikoterapiden ayrılan bir yaklaşım olarak kullanılabilmektedir.
Bu nedenle iki terim arasında yalnızca adlarından hareketle evrensel bir teknik ayrım kurmak güçtür. “Psikodinamik psikoterapi” ifadesi farklı bağlamlarda farklı sınıflandırma işlevleri üstlenirken, “psikanalitik psikoterapi” kuramsal ve tarihsel referansını doğrudan psikanalizden alır. Bu yazıda da terimin tercih edilmesinin nedenlerinden biri budur: “psikanalitik” sözcüğü, ele alınan psikoterapi geleneğinin hangi kuramsal soykütük içerisinde konumlandığını açık biçimde belirtmektedir.
Sorun daha ziyade, terimin kullanıldığı her yerde aynı sınırları göstermemesidir. Dolayısıyla iki terim arasında bir ayrım yapıldığında, bu ayrımın hangi kuramsal gelenek, kurum, eğitim sistemi veya yazar tarafından ve hangi teknik ölçütlere dayanarak yapıldığına ayrıca bakmak gerekir.
Bu terminolojik meselenin tarihsel gelişimini, “dinamik psikoterapi” kullanımından günümüzdeki “psikodinamik psikoterapi” sınıflandırmalarına kadar ayrıca ele aldığım yazı:
→ Psikanalitik Psikoterapi ve Psikodinamik Psikoterapi Arasında Fark Var mı?
Sonuç
Psikanalitik psikoterapiyi tek bir teknik, seans sıklığı veya çalışma düzeni üzerinden tanımlamak güçtür. Psikanalizin kendi tarihi içerisinde farklı kuramsal gelenekler ortaya çıkmış; bu gelenekler bilinçdışını, savunmaları, aktarımı, terapötik ilişkiyi ve terapistin konumunu farklı biçimlerde ele almıştır. Bu çeşitliliğe rağmen “psikanalitik” adı, bu çalışmaların ilişkili olduğu tarihsel ve kuramsal geleneği belirtmeye devam eder.
Bu nedenle psikanalitik psikoterapiyi yalnızca bir teknikler toplamı olarak değil, psikanalitik kuramların insan deneyimini dinleme ve anlamlandırma biçimlerinin psikoterapötik çalışma içerisindeki gelişimi olarak düşünmek daha açıklayıcıdır. Psikanalitik dinleme, aktarım ve karşıaktarımın ele alınışı, yorum ve terapötik çerçeve de anlamlarını bu daha geniş kuramsal bağlam içerisinde kazanır.
Aynı nedenle psikanalitik psikoterapinin amacı, kişinin önceden belirlenmiş bir sonuca ulaştırılması olarak tanımlanmak zorunda değildir. Danışanın psikoterapiye getirdiği sıkıntılar ve beklentiler çalışmanın önemli parçalarıdır; fakat bunların nereye varacağının baştan belirlenmesi ile süreç içerisinde anlaşılması ve farklılaşması aynı şey değildir.
Psikanalitik psikoterapinin tek bir ekol veya değişmez bir teknik olmaması, kuramsal olarak belirsiz olduğu anlamına gelmez. Terimin ayırt edici gücü de burada ortaya çıkar: “psikanalitik”, psikoterapinin nasıl yapılacağına ilişkin hazır bir reçeteden çok, çalışmanın hangi kuramsal ve tarihsel gelenek içerisinde düşünüldüğünü söyler.
Kaynakça
- Freud, S. (1912). The Dynamics of Transference. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Vol. XII, 97–108.
- Freud, S. (1912). Recommendations to Physicians Practising Psycho-Analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Vol. XII, 109–120.
- Freud, S. (1914). Remembering, Repeating and Working-Through (Further Recommendations on the Technique of Psycho-Analysis II). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Vol. XII, 145–156.
- Berliner, B. (1945). Short Psychoanalytic Psychotherapy. Bulletin of the Menninger Clinic, 9, 155–161. PubMed
- Alexander, F. & French, T. M. (1946). Psychoanalytic Therapy: Principles and Application. Ronald Press.
- Heimann, P. (1950). On Counter-Transference. International Journal of Psycho-Analysis, 31, 81–84.
- Kernberg, O. F. (1999). Psychoanalysis, Psychoanalytic Psychotherapy and Supportive Psychotherapy: Contemporary Controversies. International Journal of Psychoanalysis, 80(6), 1075–1091. PubMed
- American Psychological Association. Psychoanalytic Psychotherapy. APA Dictionary of Psychology.
- American Psychoanalytic Association. About Psychoanalysis.
- American Psychoanalytic Association. What Is Psychoanalytic or Psychodynamic Psychotherapy?
Sıkça Sorulan Sorular
Analitik psikoterapi nedir?
Analitik psikoterapi, psikanalitik kuram ve klinik düşünceden yararlanan psikoterapi çalışmalarını ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Güncel kullanımda çoğu zaman psikanalitik veya psikodinamik psikoterapiyle yakın anlamda kullanılır. Çalışmada bilinçdışı süreçler, tekrar eden ilişki örüntüleri, çatışmalar, savunmalar ve kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler araştırılabilir.
Analitik terapi nedir?
Analitik terapi, günlük kullanımda analitik psikoterapi, psikanalitik psikoterapi veya bazı bağlamlarda psikodinamik terapi için kullanılan daha kısa bir ifadedir. Bu yaklaşımda kişinin yalnızca yaşadığı güçlükler değil, bu güçlüklerin altında yer alan duygusal ve ilişkisel örüntüler ile bunların zaman içinde nasıl tekrarlandığı da ele alınır.
Psikanalitik yaklaşım nedir?
Psikanalitik yaklaşım, ruhsal yaşamı bilinçdışı süreçler, çatışmalar, savunmalar, erken dönem ilişkiler ve kişinin tekrar eden ilişki örüntüleri üzerinden anlamaya çalışan kuramsal ve klinik bir gelenektir. Freud’la başlayan psikanalitik düşünce zaman içinde farklı kuram ve ekollerle gelişmiş; çağdaş psikanalitik yaklaşımlar da bu tarihsel gelişim içinde ortaya çıkmıştır.