Karşı Aktarım Nedir?
Karşı aktarım, psikanalitik düşüncenin tarihi boyunca anlamı ve klinik konumu önemli ölçüde değişmiş kavramlardan biridir. En genel anlamıyla terapistin danışanla çalışırken ortaya çıkan duygusal ve ruhsal tepkileriyle ilişkilidir. Ancak bu tanım, kavramın en önemli sorularını henüz yanıtlamaz: Terapistin danışana ilişkin bütün duyguları bu kategoriye mi girer? Bu duygular ne ölçüde terapistin kendi ruhsal yaşamıyla, ne ölçüde danışanla ve ne ölçüde ikisi arasında gelişen ilişkiyle bağlantılıdır? Dahası, terapistin kendi içerisinde fark ettiği bir duygudan danışanın ruhsal dünyasına ilişkin ne tür sonuçlar çıkarılabilir?
Bu soruların yanıtları farklı psikanalitik geleneklerde aynı değildir. Mezkur kavramın tarihi de yalnızca kavramın kapsamının genişlemesinin değil, terapistin kendi deneyimiyle ne yapacağına ilişkin farklı görüşlerin tarihidir.
Freud’da Karşı Aktarım
Sigmund Freud, Gegenübertragung terimini 1910 tarihli Psikanalitik Terapinin Gelecekteki Olanakları başlıklı çalışmasında kullanır. Freud karşı aktarımı, hastanın hekimin bilinçdışı duyguları üzerindeki etkisinin sonucu olarak ortaya çıkan bir olgu olarak ele alır. Analistin kendi kompleksleri ve içsel dirençleri ise bu etkinin nasıl karşılanacağı açısından önemlidir.
Bu nedenle Freud’un erken yaklaşımını yalnızca “karşı aktarım terapinin önündeki bir engeldir” biçiminde özetlemek eksik kalır. Burada hem hastanın etkisi hem de analistin bilinçdışı ruhsal yaşamı bulunmaktadır. Freud’un teknik sonucu ise açıktır: analist kendi içerisinde ortaya çıkan bu süreci tanımalı ve üzerinde çalışabilmelidir.
Bu düşünce Freud’un analistin kendi analizine ve öz-analizine verdiği önemle de ilişkilidir. Analitik çalışma yalnızca karşıdaki kişinin bilinçdışını gözlemleyen bir uzmanın faaliyeti değildir. Analistin kendi bilinçdışı da odadadır.
Karşı Aktarım Kavramı Nasıl Genişledi?
Kavramın bundan sonraki tarihi, kavramın giderek daha geniş bir anlamda kullanılmasına sahne olmuştur. Özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren analistin duygusal tepkilerinin yalnızca ortadan kaldırılması gereken kişisel engeller olarak görülüp görülemeyeceği tartışılmaya başlanmıştır.
Paula Heimann ve Analistin Duygusal Yanıtı
Paula Heimann’ın 1950 tarihli On Counter-Transference makalesi bu dönüşümün önemli metinlerinden biridir. Heimann, iyi analistin duygusal olarak etkilenmeyen, tamamen mesafeli biri olması gerektiği düşüncesine karşı çıkar. Analistin hastasına yönelik duygusal yanıtının analitik çalışmanın dışında bırakılması yerine incelenmesi gerektiğini savunur.
Buradan hareketle karşı aktarımın yalnızca analistin kişisel sorunu olmadığı, analitik süreç içerisinde anlam taşıyabileceği düşüncesi giderek daha geniş bir yer kazanmıştır.
Ancak burada kolayca atlanabilecek bir soru vardır. Bir duygunun analistte ortaya çıkması ile o duygunun kaynağının hasta olduğunu söylemek aynı şey değildir.
Bu ayrım, kavram etrafında yapılan tartışmasının geri kalanında belirleyicidir.
Heinrich Racker: Uyumlu ve Tamamlayıcı Özdeşimler
Heinrich Racker karşı aktarımı psikanalitik tekniğin merkezî meselelerinden biri haline getiren isimlerden biridir. Racker özellikle analistin hastayla kurabileceği concordant identification ve complementary identification biçimleri arasında ayrım yapar.
İlkinde analistin özdeşimi hastanın kendilik deneyiminin bir yönüyle; ikincisinde ise hastanın içsel nesnelerinden biriyle ilişkilidir. Bu ayrım daha sonraki karşı aktarım kuramlarını önemli ölçüde etkilemiştir.
Bununla birlikte bu kavramları, hastanın belirli bir duyguyu terapistin içine doğrudan “yerleştirdiği” mekanik bir model gibi okumamak gerekir. Racker üzerine sonraki çalışmalar da analistin kendi ruhsal örgütlenmesinin denklemden çıkarılamayacağını özellikle vurgulamıştır.
*Concordant ve complementary identification için hangi Türkçe karşılıkları kullanacağımızı ayrıca belirlemek gerekir. Burada mevcut Türkçe kullanımı otomatik olarak kabul etmek yerine kavramların Racker’daki anlamlarını esas almak daha sağlıklı olacaktır.
“Bana Böyle Hissettiriyor”: Karşı Aktarım Kimin Duygusudur?
Karşı aktarımın anlatılırken dilin kullanımında küçük görünen fakat önemli bir dönüşüm gerçekleşebilir:
“Bu kişiyle konuşurken kendimi yetersiz hissediyorum.”
ifadesi,
“Bu kişi bana kendimi yetersiz hissettiriyor.”
ifadesine dönüşebilir.
İkinci cümlede yalnızca yaşanan deneyim tarif edilmemektedir. Duygunun nedeni hakkında da bir iddia kurulmuştur.
Buradan bir adım daha atıldığında terapistin hissettiği yetersizliğin danışanın kendi yetersizlik duygusunun, içsel nesne ilişkilerinin veya yansıtmalı özdeşiminin sonucu olduğu düşünülebilir. Böyle bir açıklama belirli bir kuramsal model içerisinde mümkün olabilir. Fakat terapistin yaşadığı duygunun kendisi, bu açıklamanın doğruluğunu kanıtlamaz.
Başka bir ifadeyle:
Bir şeyi hissetmek ile o hissin nereden geldiğini bilmek aynı şey değildir.
Bu ayrım, karşı aktarımı “klinik bilgi” olarak tanımlarken de önemlidir. “Karşı aktarım hastaya ilişkin klinik bilgi sağlar” ifadesi ilk bakışta ihtiyatlı görünse de terapistin kendi deneyiminden danışanın ruhsal dünyasına doğru yapılan çıkarımın nasıl gerekçelendirildiğini açıklamadığında çok az şey söyler, hatta saçmalar ve hatta sorumsuzlaşır bunu söyleyen.
Terapistin öfkesi danışanın öfkesi midir? Danışanın içsel bir nesnesiyle özdeşimin sonucu mudur? Terapistin kendi yaşamındaki bir çatışma mı harekete geçmiştir? İki kişinin ilişkisinde ortaya çıkan ve hiçbirine tek başına indirgenemeyecek bir süreç midir?
Bunlar aynı açıklamanın farklı sözcükleri değil, farklı kuramsal iddialardır.
Terapistin Hissettiği Her Şey Karşı Aktarım Mıdır?
Karşı aktarım kavramının tarihindeki temel ayrımlardan biri burada ortaya çıkar.
Dar tanımlar kavramı terapistin kendi bilinçdışı çatışmalarından kaynaklanan ve terapötik çalışmayı etkileyen tepkilerle sınırlandırırken, daha geniş veya “totalistik” tanımlar terapistin danışana yönelik duygusal tepkilerinin çok daha büyük bölümünü karşı aktarım içerisinde değerlendirir. Bu ayrım sonraki psikanalitik literatürde açık biçimde sürdürülmüştür.
Dolayısıyla “Bu karşı aktarım mı?” sorusunun kuramdan bağımsız tek bir yanıtı yoktur.
Üstelik kavram çok geniş tanımlandığında başka bir sorun ortaya çıkar: Terapistin danışana ilişkin hemen bütün ruhsal deneyimleri karşı aktarım olarak adlandırılıyorsa, kavramın açıklayıcı sınırının nerede başladığı ve nerede bittiği belirsizleşebilir.
Bu nedenle karşı aktarımın yalnızca varlığını fark etmek değil, kavramı hangi anlamda kullandığımızı belirtmek de önemlidir.
Analistin Alıcılığı: Hissetmek ile Kaynağını Bilmek Arasında
Terapistin kendi deneyiminden danışana ilişkin aceleci sonuçlar çıkarmamak, terapistin duygusal olarak kapalı veya etkilenmez olması gerektiği anlamına gelmez.
Psikanalitik düşüncede bunun için daha farklı bir kavramsal yol da bulunmaktadır: analyst’s receptivity, yani analistin ruhsal olarak almaya, fark etmeye ve kendisinde ortaya çıkan deneyime açık olabilmesi.
Buradaki receptivity kavramını şimdilik tek bir Türkçe karşılığa sabitlememek daha uygun olabilir. “Alıcılık”, “alımlayıcılık” veya başka bir karşılığın Türkçede kavramı daha iyi taşıyıp taşımadığı ayrıca değerlendirilebilir.
Analistin alıcılığı düşüncesinin önemli yanı, iki uç arasında başka bir konum açmasıdır. Analist ne kendi deneyimini önemsiz bir gürültü olarak dışarıda bırakmak zorundadır ne de kendisinde ortaya çıkan her duyguyu danışanın bilinçdışından gelen bir mesaj gibi okumak zorundadır.
Analist etkilenebilir. Bir şey fark edebilir. Bir duyguya, imgeye, düşünceye veya bedensel deneyime açık olabilir.
Fakat alımlamak, kaynağını bilmek değildir
Bu ayrım, Freud’un analitik dinlemeye ilişkin erken teknik düşüncelerinden başlayarak daha sonraki psikanalitik çalışmalarda farklı biçimlerde geliştirilmiştir.
Karşı Aktarım Ne Olduğunu Anlamanın Bir Yolu Mudur?
Karşı aktarımın klinik değeri konusunda belki de en önemli ayrım, deneyim ile yorum arasındadır.
Terapist belirli bir anda sıkılabilir, öfkelenebilir, korunma isteği duyabilir, yetersiz hissedebilir veya danışanı yönlendirmek için güçlü bir dürtü yaşayabilir. Bunların fark edilmesi klinik çalışma açısından önemli olabilir.
Fakat bu duygular kendi yorumlarını beraberlerinde getirmezler.
“Öfkeliyim” bir gözlem olabilir.
“Danışan kendi öfkesini bana yansıtıyor” ise bir kuramsal çıkarımdır.
“Danışan insanları öfkelendirerek kendisini reddedecek nesneler yaratıyor” daha ileri/kompleks bir formülasyondur.
Bu üç cümle aynı epistemik düzeyde değildir.
Bu nedenle karşı aktarımın kullanımındaki mesele yalnızca terapistin kendi duygularını fark edebilmesi değil, bu duygulardan ne tür sonuçlar çıkardığını ve bu sonuçları hangi gözlemlerle sınadığını da fark edebilmesidir.
Masterson Yaklaşımında Karşı Aktarım
James F. Masterson’ın çalışmaları karşı aktarımın psikoterapötik teknikle ilişkisini özellikle görünür hale getirir. Masterson’ın bu konudaki temel çalışmalarından birinin adının doğrudan Countertransference and Psychotherapeutic Technique olması tesadüf değildir.
Masterson’ın karşı aktarım anlayışı, terapistin bütün duygusal yaşantısını otomatik olarak karşı aktarım kategorisine yerleştiren geniş tanımlarla aynı değildir. Özellikle terapistin duygusal tepkilerinin terapötik çalışmaya müdahale ettiği durumlarla ilgilenir.
Bu nedenle soru yalnızca “Terapist ne hissediyor?” değildir.
Aynı zamanda: “Terapistin hissettiği şey, terapistin ne yaptığına nasıl etki ediyor?” sorusudur.
Örneğin terapistin çaresizlik yaşaması, aşırı yönlendirici hale gelmesi veya suçluluk duygusuyla hareket etmesi yalnızca içsel bir deneyim olarak kalmayabilir.
Terapistin uyguladığı tekniği değiştirebilir. International Masterson Institute’un eğitim programında Masterson’ın karşı aktarım üzerine çalışmalarının çaresizlik, aşırı yönlendiricilik, kontrolün kaybedilmesi ve suçluluk gibi başlıklarla ele alınması bu teknik vurguyu göstermektedir.
Bu açıdan Masterson Yaklaşımı içerisinde karşı aktarımı tanımak, terapistin danışan hakkında ayrıcalıklı bir bilgi kaynağı edinmesinden çok, kendi tepkilerinin terapötik duruşunu ve tekniğini nasıl etkilediğini görebilmesiyle ilişkilidir.
Bu nokta analitik nötralite sorunuyla da doğrudan bağlantılıdır. Terapistin kendi tepkisini danışanın gereksinimi, talebi veya ruhsal gerçekliği olarak kabul etmesi, terapötik duruşta fark edilmeden önemli bir değişiklik yaratabilir.
Karşı Aktarım ve Psikoterapi Tekniği
Karşı aktarımın önemi böylece terapistin duygu yaşayıp yaşamamasından çok daha geniş bir meseleye dönüşür.
Terapistin kendi ruhsal deneyimine açık olması gerekir; çünkü kendisinde olup biteni bütünüyle dışarıda bırakan bir terapist, terapötik ilişkinin önemli bir bölümünü de gözden kaçırabilir. Fakat aynı deneyime fazla hızlı bir açıklama getirmek başka bir körlük yaratabilir.
Bu nedenle karşı aktarım üzerinde çalışmak üç ayrı hareketi birbirinden ayırmayı gerektirir:hissetmek, anlamlandırmak ve davranmak.
Bir duygunun ortaya çıkması, onun açıklamasının bulunmuş olduğu anlamına gelmez. Bir açıklamanın kurulması da terapistin o açıklamaya dayanarak hemen hareket etmesini gerektirmez.
Bu ayrımlar, psikanalitik psikoterapide terapistin kendi deneyiminin neden hem önemli hem de sürekli olarak sorgulanması gereken bir alan olduğunu gösterir.
Karşı Aktarım Kavramının Sınırları
Karşı aktarımın yirminci yüzyıl boyunca geçirdiği dönüşüm tek yönlü bir ilerleme öyküsü değildir. Freud, Heimann, Racker ve daha sonraki psikanalitik gelenekler terapistin ruhsal deneyimine farklı kapsamlar ve farklı teknik anlamlar vermiştir.
Bu nedenle karşı aktarımı yalnızca “terapistin danışana yönelik duyguları” biçiminde tanımlamak kavramın tarihini ve tartışmalarını görünmez hale getirir. Aynı şekilde terapistin yaşadığı duyguları doğrudan danışan hakkında bilgi olarak görmek de deneyim ile çıkarım arasındaki mesafeyi ortadan kaldırır.
Karşı aktarımın taşıdığı en önemli teknik sorulardan biri tam burada bulunmaktadır: Bir terapist kendi içerisinde ortaya çıkan deneyime bütünüyle açık kalırken, bu deneyimin kaynağını bildiğini varsaymadan nasıl çalışabilir? Bu soru karşı aktarımın yanı sıra analitik dinleme, analitik nötralite, aktarım, yansıtmalı özdeşim ve terapötik ilişki gibi kavramların da kesiştiği bir alana açılır.
Kaynakça
- Freud, S. (1910). The Future Prospects of Psycho-Analytic Therapy.
- Freud, S. (1912). Recommendations to Physicians Practising Psycho-Analysis.
- Heimann, P. (1950). On Counter-Transference. International Journal of Psycho-Analysis, 31.Racker, H. (1957). The Meanings and Uses of Countertransference.
- Masterson, J. F. (1983). Countertransference and Psychotherapeutic Technique: Teaching Seminars on Psychotherapy of the Borderline Adult.
- Racker, H. (1968). Transference and Countertransference.
- Gabbard, G. O. (2001). A contemporary psychoanalytic model of countertransference. Journal of Clinical Psychology, 57(8), 983–991.
İleri okuma için:
Psikanalitik Psikoterapi Nedir?
Psikanalitik psikoterapinin tarihsel gelişimi, kuramsal çeşitliliği ve temel çalışma çerçevesi.
Çağdaş Psikanaliz
Çağdaş psikanalitik düşüncede kuramsal çoğullaşma ve psikanalizin günümüzde aldığı farklı biçimler.


